Sevgili Füsun,
Kemal’in annesi, oğluna senin büyü yaptığından şüphe etmişti bir zamanlar. Bunu, her ne kadar bir annenin vesvesesi, aşktan muzdarip oğlu için duyduğu endişenin sonucu kabul etsek de, adının manasında saklı olanın Kemal’i büyülemiş olma ihtimalini yine de düşünmeden edemiyorum. Üstelik bir okur sezgisiyle, onun, Masumiyet Müzesi romanını (İletişim Yayınları, 2008) yazması için onca ısrar ettiği Nobel ödüllü yazardan dahi seninle ilgili bir şeyler gizlediğinden eminim.
Şu an ölmüş olsan dahi bir kere var olduktan sonra, ezelden ebede uzanan zaman köprüsünün bir yerlerinde yakaza halinde hâlâ yaşıyor olmalısın, her ölümlü gibi.
Nietzsche, uçuruma baktığımız ölçüde uçurumun kendisi olduğumuzu iddia eder. Doğrusunu istersen, sen de benim uçurumum oldun bu 586 sayfalık roman boyunca. Mesele sadece doğum günlerimizin aynı tarihe – 12 Nisan’a- denk gelişi, annelerimizin tanınmış terziler ve ikimizin babasının da öğretmen oluşu değil elbet. Aynı ülkenin havasını soluyan hemcinslerimizin aynaya kuşbakışı yansıyan görüntüsü olmandı belki de asıl mesele. İşte bu yüzden sevgili Füsun, romandaki mutlu ve mutsuz hallerinle, masum ve fettan tavırlarınla, bu ülkede yaşayan milyonlarca kadına ve senden yıllar, yıllar sonra aynı yedi tepeli bu şehirde ölen “Güldünya”lara hem aynadaki yansımaları kadar yakın ama ulaşılmazsın hem de uçurumun dibi kadar uzak ve ürkütücüsün sen.
Masumiyet Müzesi romanı, Kemal’in seninle baş başa geçirdiği zamanı kasteden “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” sözleriyle başlıyor. Elbette Orhan Pamuk gibi her romanı ile ses getirmiş, tecrübeli bir yazarın, eserine rasgele bir sözle başlaması beklenemez. Nitekim ileriki sayfalarda, sıradan gözüken bu cümlenin hiç de sıradan olmadığı anlaşılacaktır. Hem romanın birinci kahramanı Kemal (Hatta tek kahramanı diyebiliriz; çünkü seni sadece onun izin verdiği ölçüde, onun gözüyle görebiliyoruz. Romana tamamen Kemal’in bakışı hâkim.) hem de yazarın kendisi söylüyor bunu. Zira yazar ile Kemal, romanın en başından itibaren iç içe geçmiş, sesleri birbirine karışmış kişiler. Yazarın, Masumiyet Müzesi romanının okuruna, Kemal’in de Masumiyet Müzesi’nin müzegezerlerine söylediği (Sonuçta ikisi de aynı kapıya çıkar: Masumiyet Müzesi’nin kapısına.) bu sözlerin açılımı ve bunun müze ile ilişkilendirilmesi daha sonraki sayfalarda şöyle yapılır:
“Ama en mutlu an’ı işaret ettiğimizde, onun çoktan geçmişte kaldığını, bir daha gelmeyeceğini, bu yüzden bize acı verdiğini de biliriz. Bu acıyı dayanabilir kılan tek şey, o altın andan kalma bir eşyaya sahip olmaktır.”(s.85)
Bu sözlerle yazar, bir anlamda zamanı, mekânın içine hapsetmek istediğini ya da zamanı, eşyanın yer aldığı mekânın içine kaydetmeyi amaçladığını sezdiriyor bize. Burada bahsedilen zamanı, yazarın söylediği şekliyle “Aristo’ya göre an’ları birleştiren çizginin zaman olması gibi” algılamalı.
Kemal’in seninle yaşadığı anlar ve o anlara işaret eden senin eşyaların…
O anların birleşiminden bütün bir zaman oluşur.
Anları işaret eden / anlamlandıran eşyaların birleşiminden bir müze oluşur.
En nihayet, müzeyi ziyaret edecekler için hazırlanan katalogdan ise bir roman oluşur:
“Müzenin, içindeki bütün eşyaların hikâyelerinin tek tek ayrıntılı bir şekilde anlatıldığı bir kataloğu olması gerektiğini o gece anladım. Bu da elbette benim Füsun’a olan aşkımın ve ona hayranlığımın hikâyesi olacaktı.” (s.565)
Yazarın kendisi ise yazdığı romanla bu müzenin adeta “reklâmcısı” gibidir.
Sadece müzenin mi?
Sezmiş olmalısın sevgili Füsun; yazarımız, seni ve Kamal’le aşkınızı ölümsüzleştirmek, zamanın içinde dondurabilmek için Kemal’in oluşturduğu Masumiyet Müzesi’nin ardına takılıp, kendisi de ölümsüzlüğe ulaşmaya çalışıyor. Kemal, eşyalarla yapıyor bunu, yazar ise harflerle. Hatta senin burada bir parça kullanıldığını dahi düşünüyorum, Kemal ve yazar tarafından. Sen kendin olarak hiç yoksun romanda. Yazarın ve Kemal’in izin verdiği ölçüde okura sunuluyorsun. “Tarihin ve zamanın genişliği” içinde “Kendi kalıcılıklarını” daha da çok duyumsatmayı arzulayan bu iki takıntılı erkek, senin yaşadığın mekânı, senin eşyalarını kullanarak sakın bir ölümsüzlük denemesine girişmiş olmasınlar?
Ve seni bu yazıya konu eden ben de; evet, ben de masum değilim…
Hazreti İbrahim’in Hikâyesi…
Yazarın da belirttiği üzere romanın alt zeminini “bekâret” fikri oluşturur. Toplumumuzda masumiyetin de simgesi kabul edilen bekâret, ona yüklenen türlü anlamlar sonucu, tutkulu ve saplantılı aşkı da beraberinde getiriyor. Aslında aşkın ta kendisi “saplantıya yakın bir tutku” değil midir zaten?
İşte bu yüzden aşk; “Bir insanın uğruna bütün hayatını verebileceği, her şeyi göze alabileceği bir şeydi, evet. Ama hayatta da bir kere olurdu ancak” (s.70)
Her şeyini verebilmek… Kemal için iş dünyasındaki, ailesinin önemsediği sosyete çevresindeki itibarını, herkesin gıpta ettiği parlak geleceğini; senin için ise romanda işlenen 1970’li yıllarda bir genç kız için en değerli şeyi kabul edilen bekâretini karşılıksız verebilmek…
Bazı eleştirmenler ve okurlar tarafından, senin hangi itkiyle bekâretini böyle tereddütsüz verişin sorgulanmış ve bunun, romanın nedenselliği ile bağdaşmadığı söylenmiştir. Ben buna katılmıyorum. Zira romanda “Kurban Bayramı” alt başlığını taşıyan 11. bölümün, bu itkinin nedenini ortaya koymak için yazıldığı çok açıktır:
11.bölümde, dini literatürde geçen Hazreti İbrahim’in oğlunu kurban etme eylemi ile romanın bir yerinde Kemal’in bile sorguladığı bu itki ilişkilendirilir. Aslında oldukça hassas ve tepki çekebilecek bir ilişkilendirmedir bu. Ama yazar, bu riski göze almış olmalı ki, on sayfa boyunca (43–53 sayfaları arası), Hz. İbrahim’in oğlunu hiçbir karşılık beklemeden Allah’a kurban etme eylemine Kemal’in bilincinden oldukça ince ve anıştırıcı yorumlar getirilir:
“Birisini çok çok seversek, onun için en kıymetli şeyimizi verirsek, ondan bize bir kötülük gelmeyeceğini biliriz. Kurban budur” (s.48)
11. Bölümde, romanın çerçeve zamanı 1975- 1984 yıllarının dışına çıkılarak 1969 yılının bir Kurban Bayramı’na gidilir. İkinizin -Kemal ile senin-hafızasında ortak yer etmiş olan bu kurban kesme eylemine, Kemal, ailesiyle birlikte evlerine bayram ziyaretine gelmiş masum bir küçük akraba kızını tanık ettiği için daha sonra suçluluk duyar. Senin için henüz ağabey olan Kemal’in anlattığı Hazreti İbrahim’in kurban hikâyesi (o zaman sen 12, Kemal 24 yaşındadır) ve bunun ilahi nedenleri üzerine yapılan yorumlar, senin gibi hassas bir küçük kızın bilincinde kalıcı ve sarsıcı bir etki yapmış olmalı. Yıllar sonra, 1975 baharında, Merhamet Apartmanı’nda buluşmaya başladığınızda, sana (Kemal’in sözleriyle yazacak olursak) “sonuna kadar gitme” cesaretini verenin, o Kurban Bayramı’nda yaşananlar olduğunu hissediyoruz. O günkü konuşmaların bütün ayrıntılarını Kemal’e bizzat hatırlatman da bunu gösteriyor zaten:
“Çok değer verdiğimiz, üzerine titrediğimiz en kıymetli bir şeyi, birisine sırf onu çok sevdiğimiz için karşılıksız olarak veririz.” (s.49)
Zira Kemal’e “çok fena âşık” olmuştun. Açık konuşalım: Senin bu itirafın sırasında Kemal, senin için hissettiklerinin aşk olduğundan bile emin değildi. İşte bu yüzden, romanın başında onun da söylediği gibi, Merhamet Apartmanı’nda seninle geçirdiği bir buçuk ayın “Hayatının en mutlu an’ı” olduğunun bilincine de varamamıştı. Hâlbuki sen, hiç karşılık beklemeden, onun sana âşık olmasını dahi beklemeden çok değerli bir şeyini verebildin Kemal’e.
Yine de aklımda bir soru:
Madem hiç karşılık beklemeden yaptın bu fedakârlığı; Kemal, Sibel’le nişanlanınca (Kemal’in sözlü olduğunu biliyordun zaten; senin için bir sürpriz değildi bu nişan) niçin ortadan kayboldun birdenbire? Ve aradan dokuz yıl geçtikten sonraki bir konuşmanızda, ortadan kayboluşunun, Kemal’e acılar çektirişinin sebebini açıklayıcı nitelikteki o sözlerin… “Onuru, gururu ayaklar altına alınırken, insanın başını eğmemesi lazım” (s.483) değişin nedendi?
Demek ki senin de beklentilerin vardı sevgili Füsun, karşılıksız değildi her şey demek ki…
Demek ki sen de masum değildin o halde…
Bir okur sezgisiyle; Kemal’in seninle ilgili her şeyi yazara dahi anlatmadığını, bazı şeyleri kendine sakladığını düşünüyorum. Ne de olsa tutkulu, saplantılı bir aşktı onunki. Seni, okurun karşısında mükemmelleştirmeye çalışmasını yadırgayamam. Bunu, bir okur olarak kandırılma pahasına anlayışla karşılıyorum. Üstelik yıllar sonra Kemal de her şeyini senin için feda ederek zaten ödeştiniz. Böylece ikiniz de birbirinizin kurbanı oldunuz.
Aslında Hz. İbrahim’in kurban hikâyesinin Kemal için başka bir anlamı daha vardır. Kemal, bu hikâye ile müze fikri arasında ilinti kurar:
“Hazreti İbrahim’in kurban hikâyesinden alınan ibretin, sevdiğimiz şeyin yerine bir başkasını koyabilmek olduğunu, Füsun’un yıllarca topladığım şeylerine bu yüzden o kadar bağlı olduğumu bana gösterdi.” (s.554)
O halde seni kaybettikten sonra, senin eşyalarından bir kişisel müze oluşturma fikrinin de açıklayıcısıdır bu hikâye.
Bir hikâye, bir aşk, bir müze…
Melodram…
Masumiyet Müzesi romanına kuşbakışı bakıldığında, senin de yıllarca yazlık sinemalarda ilgiyle izlediğin, o eski Türk filmlerinde sıkça işlenen bir “Yeşilçam melodramı” karşımıza çıkıyor:
Yüksek öğrenimini Amerika’da yapmış, sosyeteye mensup, varlıklı bir ailenin oğlu olan Kemal; yine kendi çevresinden, iyi eğitimli ve çok güzel bir kız olan Sibel’le nişanlanmak üzeredir. Bu sırada yıllardır görmediği, uzak akrabadan fakir bir kızla karşılaşır. Nişantaşı’nda bir butikte tezgâhtarlık yapan, 18 yaşındaki bu akraba kızı, güzelliği ile Kemal’in başını döndürür. Aralarında bir yakınlaşma olur. Bu yakınlaşma bir süre sonra aşka dönüşür. Ancak Kemal, Sibel ile nişanlanınca, onuru kırılan genç kız, kayıplara karışır. Bundan sonra Kemal’in aşkı saplantılı bir hal alır. Genç kızı İstanbul’un her yerinde aramaya başlar. Onu bulduğunda ise artık geç kalmıştır. Büyük aşkı, başka biriyle evlenmiştir. Kemal, yıllar süren bir sabırla onun kendine dönmesini bekler. Nihayet dokuz yılın sonunda kocasından ayrılan biricik aşkı, Kemal’le nişanlanmayı kabul eder. Ama geçirdikleri bir trafik kazası onları yeniden ayırır. Kemal, aşkını artık sonsuza kadar kaybeder. Kemal de bundan sonraki hayatını, onun eşyaları ile avunarak geçirir.
Romandaki aşkı, diğer tutkulu aşklardan ayıran ise, Kemal’in senin eşyaların üzerinden, bu aşkı ifşa etmeye çalışmasıdır. Böylece Kemal, seni kaybettiğinde, artık anlamını yitiren hayatını yeniden anlamlandırır.
Aslında onurunu kurtarmak ve Kemal’den intikam almak için evlendiğin Feridun’un, gelecek vaat eden genç bir senarist oluşu; romanın yüzeyindeki melodram ile Yeşilçam filmlerinin kan bağını kuvvetlendir. Yine de bu aşkı farklılaştıran, onu Yeşilçam’dan koparan bir şeylerin olduğunu Kemal’in sözlerinden de çıkarabiliriz:
“Yaşadıklarımın aslında tutkuyla âşık olan her ciddi, onurlu erkeğin başına gelen şeyler olduğunu iyimserlikle düşünürdüm. Tek tuhaflık, geçen zamanın herkeste olduğu gibi aşk acımı dindirmemesiydi.” (s.219)
Kemal’in biricik aşkını kaybettikten sonra, kişisel bir müze oluşturarak, onun eşyaları üzerinden bu aşkı ifşa etmeye çalışması, böylece artık anlamını yitiren hayatını yeniden anlamlandırma girişimi, romanı melodramdan farklı bir boyuta taşır. Çünkü bu eşyalar sadece seni anlatmakla kalmaz Füsun; Türkiye’nin 1975–1984 yılları arasındaki alışkanlıklarını, hayata bakışını, düşünce yapısını, siyasi çalkantılarını da verir. Kemal, romanın başından itibaren bir müze görevlisi titizliği ve “gururuyla” müzesindeki eşyaları müzegezerlere tanıtırken -tabii buna paralel olarak yazar da okura anlatırken- romanın arka planında yer alan, o dönemin sosyete ve varoş Türkiye’sinin panoraması da çizilir. Böylece roman, yüzeyindeki melodramdan, alt katmanlara doğru yol alarak derinleşir.
İşte o zaman sevgili Füsun, Kemal’in seninle dolu dolu geçen 1975–1984 yıllarının her an’ı, eşyalar üzerinden “duruk” bir görüntüye dönüşecek; mekân, zamana hükmedecektir! Çünkü Masumiyet Müzesi, “ölenle yaşamak için” oluşturulmuş bir yer ise; Masumiyet Müzesi romanı da (bu müzenin kataloğu olduğu kadar) her okumada, senin ölümünle daha da ölümsüzleşen bir aşkı anlatmak için yazılmış bir kitaptır.
Özüne yolculuk…
Masumiyet Müzesi romanını kurgusal boyutta Kemal’in ısrarı sonucu yazan Orhan Pamuk, bu romanla diğer romanları arasında bir göbek bağı oluşturmayı da ihmal etmemiş. (Zaten diğer romanlarındaki kahramanların bazılarıyla bu romanın içinde karşılaşırız.) Özellikle Kara Kitap ve Benim Adım Kırmızı’nın arka planında yer alan, modern ve uygar olmak için Batı’yı taklit etmenin bizi kendimizden uzaklaştırdığı fikrine, Doğu-Batı sorunsalının bir başka şekline Masumiyet Müzesi romanında da rastlanır. Kara Kitap’ta bu sorun, klasik Türk edebiyatının mistik damarı ile Batı Edebiyatı üzerinden; Benim Adım Kırmızı romanında Doğu’yu temsil eden minyatür resim ile Batı’yı simgeleyen perspektif resim üzerinden, Masumiyet Müzesi romanında ise İstanbul’un semtleri üzerinden anlatılır.
İstanbul’un semtleri üzerinden Doğu- Batı karşılaştırması ve onun devamında, kendi özünü arayış macerası daha önce başka romanlarda da işlenmiştir. İlk akla gelen, Peyami Safa’nın Fatih Harbiye romanı olacaktır. O romanda Fatih-Harbiye tramvayı ile birbirine bağlanan Fatih semti Doğu’yu, Beyoğlu Batı’yı temsil ederken; Masumiyet Müzesi romanında Nişantaşı semti Beyoğlu’nun yerini almış, senin yaşadığın Çukurcuma ise Fatih semtinin. Ancak Peyami Safa’nın romanında, Doğu- Batı sorunsalı, ana tema olarak işlenirken; Masumiyet Müzesi’nde bu tema (yazarın diğer romanlarında da olduğu gibi) romana perspektif kazandıran diğer alt katmanlarından sadece biri olarak yer alır.
Kemal’in Nişantaşı’ndaki sosyete muhitinden koparak sık sık kenar mahallelere gitmeye başlamasını, orada “hayatın özünü” arama girişimini, romanın derinine ustaca gizlenmiş bu alt temalardan birinin halkası olarak da izah edebiliriz:
“Bazen bu sokaklarda kendimi bu kadar iyi hissetmemin sebebinin, Füsun’a yakınlık değil, başka bir şey olduğunu sezerdim.” (s.235)
Kemal, seni ararken, o ara sokaklarda sanırım kendini de arıyor, bir iç yolculuğu da yapıyordu. Şimdiye kadar yaşadığı hayatın yaşamak istediği hayat olmadığını, bu hayatın kendi özüyle bağdaşmadığını, yapaylığını hissetmişti:
“Avrupai hayat yaşama zorunluluğu, sanki beni hayatın basit ve temel yanlarından uzaklaştırmıştı da, şimdi bu arka sokaklarda hayatımın kayıp merkezini arıyordum.” (s.236)
Bu sokaklara, eski ve fakir mahallelere daha önce hiç gelmediği için kendine kızan Kemal; seni, İstanbul sokaklarında ararken, kendi içinde de bir yolculuk yapar. Hem seni hem de kendini iç âleminde de aramaya başlar. Bir süre sonra sen ve Kemal “tek” olacaksınız zaten. Romanın alt katmanlarından biri olarak bu bütünleşmeye de zaman zaman vurgu yapılır. Bu arayış, onu, huzur veren başka bir hayatın “eşik”ine getirir. Seni bulup da kaybettikten sonra, Masumiyet Müzesi sayesinde, o eşikten içeriye, bir daha dönmemek üzere adım atar.
Masumiyet Müzesi’nde Bir Mektup Olmak…
Ve Sen Füsun,
Kemal’in biriktirdiği, her biri senden bir hatırayı barındıran onca eşya yığını arasında; diğerlerinin benzeri bir çöp eve mahkûm olacakken, bir çöp evin içinde kaybolup unutulacakken; onun bu eşyaları kataloglayarak oluşturduğu Masumiyet Müzesi ve bu müzenin kataloğunu yazarak, reklâmını yapmayı kabul eden Nobel ödüllü yazar sayesinde, 27 yaşında ölmüş olsan bile, daha uzun yıllar yaşamaya devam edeceğin için aslında çok şanslısın!
Bu mektup da sana yazıldığına göre; kim bilir, seni hatırlatan diğer eşyalardan birine dönüşüp de Masumiyet Müzesi’nde yer alabilirse eğer, (Ah şu doymak bilmeyen dünyada kalıcı olma hırsı!) belki ben de “Masumiyet Müzesi’nde Bir Mektup” olarak seninle birlikte yaşamaya devam edebilirim.
Kim bilir…
Funda Özsoy E.
- MASUMİYET MÜZESİ ROMANI ÜZERİNE BİR İNCELEME - 15.02.2026
- WİLHELM REİCH’İN “DİNLE KÜÇÜK ADAM”INDAN ONURLU BÜYÜK KADINLARA - 08.03.2025
- BİR MÜBADELE ROMANI OLARAK MEHLİKA - 04.12.2024
- KASIMLARA YAKIŞAN AH BU VAN GOGH SARISI!.. - 06.11.2024
- MİTOLOJİDEN ROMANA “NAR AĞACI” - 05.10.2024
- MASUMİYET MÜZESİ’NE BİR MASUM GEZİ - 10.09.2024
- AŞK ESTETİĞİ; CİHANIN CANINI ARAYAN KİTAP - 02.08.2024
- HALDUN TANER OKUMA MEVSİMİ - 03.06.2024
- TRAVMALAR VE ANNELİK - 12.05.2024
- BİR SES VER BANA KENDİM - 12.04.2024
- BAZI KADINLAR VE ALİCE MUNRO - 08.03.2024
- “PALTO” SAHİBİ BİR YAZAR OLARAK ŞERİF AYDEMİR - 04.02.2024
- SEVİNÇ ÇOKUM’UN KALEMİNDEN YENİ BİR HİKÂYE KİTABI: İLKİN KUŞLAR UYANIR - 01.12.2023
- SAHİPSİZ YÜZLER - 02.10.2023
- RECEP SEYHAN’IN ‘BİR SEPET HAYAL’İ - 02.09.2023
