Bir rüya gördüm… Hayırdır inşallah. Aslında buna daha çok kabus demeli. Gecenin karanlığında insanı tatlı uykusundan eden, sevdiklerini ürküten şeyin adı rüya gibi naif bir isimle açıklanamaz. Hele de gün doğana kadar insanı derin düşüncelere salan, ağlamaklı eden, gerçekte karşılığını sorgulatan, “bütün bunlar olsa olsa uykuda yaşanır yani n’olur sadece uykuda yaşanıp bitmiş olsun” dedirten şey kabusun ta kendisidir.
Kabusumun en büyük korku unsuru köpekti. Köpek. Yazarken bile çok tuhaf geliyor ama öyle. Ne yazık ki adını bu aralar sık sık şu felaket haberleriyle birlikte duyduğumuz saldırgan köpeklerden biri. Dışardan bakınca dört ayağının olmasıyla türünü inkar etmiyor. Bir tek dört ayaklı olması tutuyor ha bir de şehrin göbeğinde öyle başıboş gezebilmesi. Yoksa o sırtlanı andıran korkunç çehresi, hem alacalı hem de yer yer kırmızı turuncu tüylerle kaplı gövdesi, biçimsiz, şekilsiz, yamru yumrularla dolu suratı, girintili çıkıntılı hastalıklı bir hali andıran kamburuyla hiç de bildiğimiz köpekler gibi değildi. Sokağın ortasında gündüz vakti böyle serseri gibi dolaşmıyor olsaydı kurt diye de düşünebilirdim. Ama köpekti işte. Beni ne çok korkuttu. Keşke sadece korkmuş olsaydım bir de üstüne çok şaşırdım.
Rüyamdaki kahraman kadrosunu düşününce en izaha muhtaç ve en sembolik olanın köpek olması çok tuhaf geldi. Çocukluğum yavru köpekleri büyüterek geçmemiş olsaydı belki ben de köpeklerden korkardım. Abartısız diyorum oyuncaklarından çok köpekleriyle oynaya oynaya büyümüş birini köpekle kimse korkutamayacağına inanırdım. Hayatımda bir travma olmaya hak kazanacak hiç bir anım yokken hayatımın hiçbir yerinde köpeklerden korkmamışken rüyamda bir köpeğin hışmına uğramak…
Daha önce hiç geçmediğim bir sokağktayım. Bir yere yetişmek için falan deği, öyle telaşsız kaldırımda tek başıma yürüyorum. Ona yaklaşmama ramak kalan bir köpeğin tam ters istkametten bana doğru yaklaştığını fark edince önce biraz huzursuz oluyorum. Yanımdan geçip gitmeyeceğini bana zarar vereceğini düşünüp tedirgin oluyorum. Ne yapacağımı hızlıca düşünüp doğru karar verememenin doğurduğu bir tedirginlikle korku kaplıyor içimi. Hayvan normal köpeklere de benzemiyor, sanki kızgın bakışlarından son birkaç saniyelik huzuru yaşadığımı hissediyor, “birazdan buraları talan edeceğim, tozu dumana katacağım ilk kurbanımı da buldum” der gibi bir halde bana baktığını seziyorum. Korktuğumu belli etmemeye çalışmak gibi bir çabayı kendime yediremesem de yalan yok çok korkuyorum. Yine de kaldırımda yürümekten vazgeçmiyor ani bir hamle yapmaktan çekiniyor ve içimde yaşadığım bütün duyguların karman çorman olmasını farkettirmemeye çalışarak, hiç istifimi bozmadan bir iki adım daha atmaya çalışıyorum ki yan yana gelmemizle gözüne kestirdiğini düşündüğüm paçalarıma saldırması bir oluyor. Normalde o kadar seri, o kadar atik miyimdir bilmem ama nasıl oluyorsa çok çevik hareketlerle hayvanın her çene darbesinden kurtulmayı başarıyorum. Bu başta benim için iyi bir şeymiş gibi gözükse de aslında köpeği daha da kudurtuyor. Korkmanın işe yaramadığını anlayınca sağa sola bakınıyorum. Kimseyle göz göze gelemiyorum. Yardım… diyeceğim diyemiyorum. Hayvanın sadece ağzından akan o pis salyasına değil bu kez kesik kesik hırlamasına ve beni tehtit edercesine gösterdiği sipsivri dişlerine de şahit oluyorum. İşte bu çok korkutucu geliyor. Daha önce kendimi savunmak için hiç bu kadar güç kullanmmak zorunda kalacağım bir durum olmadığı için anlık fikirler üretip hemen vazgeçiyorum. Ardımda da bir cephe açmamak için arkamdaki külüstür araca yaslanıp elime nerden bulduğumu bilmediğim tencere kapağına benzer bir şeyi ses olsun diye aracın kaputuna rastgele durmadan vuruyorum. Bir yandan da avazım çıktığı kadar bağırıyorum “yardım edin” diye. Etraf keşke ıssız olsaydı, keşke herkesin kendine göre bir gerekçesi olsaydı, yoktu. Sağım, solum her yer insan kalabalığı… Hepsi günlük telaşeleriyle uğraşıyor bir yandan da beni ve veryansın edişimi izliyorlardı. Tek bir Allah’ın kulu da yardımıma koşmadı. Hayvanın bir tek dişini geçirmesine bakardı yere yığılmam. Sonrası mâlum…
Belinde önlüğüyle kasap dükkanından çıkmaya tenezzül bile etmeden halimi izlemeyi tercih eden göbekli kasap, çocuğunu elinden çekiştire çekiştire yürütmeye çalışan, sadece merakından ötürü durup yaşanan vehametin neyle sonuçlanacağını izlemeyi iştahla bekleyen anne ve tek tek her birine bakmak istemediğim daha nice insan müsveddesi… Hiçbiri kılını bile kıpırdatmadı. Kim bilir daha kimler vardı, bakmadım. Bakıp insanlığa dair umudumun daha fazla çürütmelerine müsade etmedim. Sadece tekrar tekrar “ben size ne yaptım, bana bunu niye reva görüyorsunuz?” diye bağırmaktan sesim kısıldı. Hepsine birden artık ne kadar kuvvetli bağırmışsam, köpek sustu. O gözü dönmüş, vahşi hayvan uçup gitmişti sanki. Öfkem, korkumu geçince aydım. Köpek önce ardında kalan ve onun elinden beni kurtarmaya yanaşmayan insan kalabalığına, sonra da bana baktı, diyeceğim ama yok dönüp bakmadı. Bu bakmak değildi, resmen gözleriyle konuştu. Esefle insaf arası bir bakış… Onlara ah eder, ilenir gibi bana pişmanlıkla karışık acımak dolu bir bakış attı ve ardına bakmadan yanımdan usulca geçti gitti. Tabir etmeye kalktım. Mısırını alan gelir diye korktum.
Gamze Koç

Allah hayırlara çıkarsın, insanlığın hali genel olarak içler acısı maalesef…
Kaleminize sağlık
Amiiin Aynen dediğiniz gibi ve ben duyarsız insanlara karşı azınlık olmayalım diye uğraşmak gerektiğine inanıyorum.