BEKÇİ

Saatlerce bekliyorum hem de günlerdir. Etrafımdaki herkes gibi. Alan, iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık. Her çeşitten bekleyen var. Oturan, çiviyle çakılmış gibi sabit bir biçimde ayakta duran, durmadan volta atan, elindeki kâğıt bardakta çay ya da kahve tutan, telefonla konuşan, yarı göz açık, yarı göz kapalı uyuyan… Bütün bu bekleyen anne babalardan  ben sadece bir tanesiyim.

Hele bazıları çok sıra dışı… Dışarı çıkınca üşüyebileceği ama içeride de terleyebileceğinden ötürü temkinli bir biçimde kolunda tuttuğu kabanı yetmiyormuş gibi çocuğu da üşümesin diye her ihtimale karşı yanına aldığı ama
bir türlü  giydiremediği kapüşonlu şişme yeleği de mecburen koluna asarak bekleyen, bir omzunda kendi çantası diğer omzunda üstünde çizgi film figürleri olan bir çocuk çantasıyla adeta yürüyen askılık gibi dolaşarak bekleyen… İki arada bir derede kendi akademik kariyerini nefes almaksızın yanında yeni tanıştığı biriyle paylaşma heveslisi olan… Beklemenin verdiği gerginliği etrafına yansıttığını fark etmeden gözünü belli bir noktaya sabitlemiş ve ağzını bıçak açmayan… Herkes, herkes bekliyor. Ucu bucağı olmayan bu devasa bekleme salonunda ben de oturmuş bekliyorum. Zaman daha çabuk geçsin diye bir kitaba başlasam kesin bitirmiş, kalınsa yarılamıştım, kesin. Ama kendimi bir kaptırırsam sporcuların ihtiyaçları olduğunda hakem eşliğinde dışarı çıktıkları andan haberim olmayabilir diye yanıma kitap da almadım. O kısacık an belki göz göze gelsem moral olmaya yeter diye düşündüğümden telefona bakmak da çok yakışıksız geldi. Birkaç kez teşebbüs ettimse de o da sarmadı. Sanki o orada zamanla yarışıp bütün taşlarla hamlelerle kafa patlatırken ben hoyratça ve bile isteye zamanı çar çur ediyormuşum gibi hissedecektim. Ondan sebep elimde kalan en kârlı şeyi yaptım; düşündüm. Ömrümün bütün beklemelerini dizdim sıraya. En makbul olanı bulmaya çalıştım.

Bir ömrün kaç bekleme odası olur? Kaç kere bekler de beklediğine kavuşur? Her zaman beklediğine değer mi? En güzel, en özel bekleme diye bir şey var mıdır? Yoksa bütün beklemeler o an içinde kendine has başka bir şeyi mi anlatır? Anlatılanı insan hep duyar mı? Bütün bu soruların cevaplarını ve beklemelerin tarihçesini merak edecek kadar çok  bekledim. Bir bekleme salonunda cevapların hepsini boy sırasına dizdim. En kıymetli beklemenin nasıl olabileceğini düşündüm. Bekleme üstüne ihtisas yapmış olanları “Ömrüm beklemekle geçti.” diyenleri düşününce de çok ağır geldi, daha ileri gidemedim. Keşke onların rütbeleri olsa dedim içimden. Bu kadar yıl bekledin, sabırla beklemeyi tercih ettin. Öyleyse bu da senin beklemenin mükâfatı dercesine böyle rütbelerini omuzlarında taşısalar ve insanlar da bunu görse… Daha da üstlerine gitmese kimse hatta mümkünse onlara hiç ilişmeseler… Öyle bir dokunulmazlıkları olsa…B

Bizimki de o rütbeli beklemelerin yanında ne ki? Anneliğin bir cilvesi işte sadece. Doğmasını, dünyaya gelmesini beklemekle başlıyor hikâye ve ne hikmetse o bekleme görevi hız kesmeden devam ediyor. Bebekken sağdan sola dönmesini bekle… Döndü. Bu kez ya uykusunda dönerse diye düşmesin diye bekle… Dişinin çıkmasını bekle… Ardından ateşinin düşmesini… Yürümesini dört gözle bekle, sonra konuşmasını… Uyumasını bekle ve  yıllar sonra uyanmasını bekle… Eve sağ salim dönmesini, ergenliğinin kazasız belasız geçmesini bekle…Türlü salonların önlerinde bekle… Mülakatlardan, sınavlardan çıkmasını… Ders almasını bekle. Ders çıkarmasını… O yürüsün dediğin ayakların şimdi de sağlam yerler üstüne basmasını bekle. Seni anlamasını bekle… Kapalı kapıların  ona açılmasını bekle… Mürüvvetini göreceğin günleri bekle… Kısmetinin çıkacağı günleri bekle… Şu ömür olduğu sürece daha da çok bekleyecek şey var gibi gözüküyor ufukta. Oturduğum yerden bir bekçilik hikâyesi yazıp on beş yirmi yıla nasıl gidip geldim ben de anlamadım.

Gamze Koç

3 “BEKÇİ”yanıtını veriyor

  1. Pazar gününü daha keyifli hale getiren bir yazı daha.. elinize kaleminize sağlık…

  2. Hayırlı bekleyişler olsun… Beni de hatıralara götüren güzel bir yazı olmuş… Teşekkürler

  3. Gamze Hanım, kaleminize sağlık. Bir annenin bekleyişini ‘yürüyen bir askılık’ betimlemesinden ‘rütbeli bir sabra’ dönüştürmeniz çok etkileyici. Meğer annelik, bir ömür boyu sürecek o görünmez nöbetin ilk kalp atışıyla başlamasıymış. Bizlere o bekleme salonundaki kalabalığın içinde yalnız olmadığımızı, her saniyenin bir emek olduğunu hatırlattınız.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir