KABİL’İN KAYIP RUHU: ANADOLU’NUN “ÇOCUKLUĞUNDA” AHMED ZAHİR’E BİR SELAM

Günümüzde Anadolu’nun kültürel kimliği ve tarihsel travmaları üzerine çokça konuşuyoruz. Ben de bu sorgulamalara farklı, belki de daha derin bir pencereden bakmak istedim. Nasıl ki bir psikolog, danışanının bugünkü kırılma noktalarını anlamak için titizlikle çocukluğuna iner ve o ilk kırılmaları arar, ben de Anadolu kültürünün “çocukluğu” diyebileceğimiz Orta Asya ve Afganistan coğrafyasına eğilmek istedim. Çünkü ilişkilerimiz sandığımızdan çok daha derin ve köklü. Bu topraklarda yüzlerce yıl önce ekilen tohumlar, bugün hâlâ bizim kültürümüzde yeşeriyor. Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî’nin Belh’ten (bugünkü Afganistan) çıkıp Konya’da kök salması; Gaznelilerin ve Selçukluların bu coğrafyadan Anadolu’ya taşıdığı devlet, sanat ve felsefe geleneği, bu derin bağın en somut kanıtlarıdır. Bizim kimliğimizin ve duygusal DNA’mızın şifreleri, o kadim yurtlarda gizli.

Bu nedenle, bu kültürel yolculuğa, Afganistan’ın ruhunun en saf yankısı olan Ahmed Zahir ile başlamalıydım.

Kabil Pazarı: Sessizliğe İzin Vermeyen O Coşku

Kabil’de bulunduğum yıllardı. Şehrin sokaklarında dolaşmak, adeta zamanda yolculuk yapmaktı. Ancak bu yolculukta beni en çok şaşırtan şey, pazardan bindiğim taksiye, çalıştığım ofisin yanındaki çay ocağına kadar her yerde yankılanan tek bir sesin varlığıydı: Ahmed Zahir.

Bu, sıradan bir popülerlik değildi; nesiller boyu süren, adeta genetik bir bağ ile aktarılmış derin bir sevgiydi. Kabil’in o zorlu günlerinde bile, Zahir’in sesi adeta bir nostalji sığınağı, kayıp bir “Altın Çağ’ın” yankılanan hatırasıydı. Bütün o karmaşanın ortasında, onun müziği insanlara bir zamanlar ne kadar özgür ve güzel olduklarını fısıldıyordu. Bir yanda savaşın izleri, diğer yanda elektro gitarla çalınan Hafız Divanı… Bu çelişkiyi, ancak Zahir’in sesi çözebilirdi.

Yıllar geçti, coğrafyalar değişti, ancak bu ses hafızamın en özel köşesinde asılı kaldı. Geçenlerde, eski Afganistan’a dair bir kültürel yolculuk yazıları dizisine başlarken, o sesi tekrar dinledim. Neden Ahmed Zahir? Çünkü Zahir, benim Kabil’de bulunduğum yıllarda bizzat şahit olduğum Afgan kültürü ve kimliğinin en bütün, en tartışmasız sembolüydü. O; ayrıştırıcı değil, birleştiriciydi. Şarkılarıyla ülkenin farklı etnik ve mezhepsel gruplarını ortak bir melodi etrafında topladı. Anadolu’nun çocukluğuna yaptığımız bu yolculukta, parçalanmışlıkları değil, birleştirici ruhu aramalıydık. Zahir’in sesi, bana göre, o birleştirici ruhun ve kaybedilen Altın Çağ’ın kilit anahtarıdır. Ona bir selam vermek, bu kadim mirasa yakışır bir başlangıç olacaktı.

Yasaklı Deha ve Ortak Mirasın Kırılma Noktası

Ahmed Zahir’in hikâyesi, Batı’nın deyimiyle “Zengin çocuk müziği seçti” klişesinden çok öte. Babası ülkenin başbakanıydı; Zahir ise ailesinin “utanç verici” bulduğu müzisyenlik mesleğini seçerek gücü elinin tersiyle itti. Bu durum, onu halk nezdinde bir kahraman yaptı. İlginçtir ki, bu sesin sahibi aslen mimarlık eğitimi almıştı. Sesiyle büyüleyen bu adamın akademik geçmişi de sanatsal vizyonu kadar moderndi. Sahneye çıkıp halkı coşturmasına rağmen, otuzdan fazla albümünün kayıtlarını çoğunlukla amatör ev stüdyolarında yapması, onun dehasının kısıtlı imkânların çok ötesinde olduğunu gösteriyordu.

Zahir, o kadife sesini popüler ritimlerle harmanlarken, sözlerinde sıradan temalara yer vermedi. O, bir köprüydü; bir yanda 1970’lerin Kabil’inden esen Caz, Funk ve Hard Rock enerjisi, diğer yanda İran coğrafyasının en büyük şairleri. Özellikle repertuarında, Hâfız-ı Şirâzî’nin lirik gazelleri, Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî’nin tasavvufi aşk ve ilahi hakikat arayışını anlatan derin dizeleri ve Sâdî-i Şirâzî’nin sosyal adalete dair şiirleri yer alırdı. Zahir, mecazi aşkın hüznünü işlerken bile, bu temaları Mevlânâ’dan aldığı ilhamla ilahi hakikatin felsefesiyle yoğururdu. Bu felsefi ve edebi ağırlık, onun müziğini kalıcı kıldı. Aynı zamanda Zahir, şarkılarında adil olmayan düzeni ve toplumsal eşitsizlikleri eleştirmekten çekinmezdi; bu tavrı, onu komünist rejim nezdinde tehlikeli bir figür haline getirdi.

Makamda Birleşen İki Ruh: Afgan-Türk Müzikal Mirası

Zahir’in müziği, 1970’lere kadar süren Türk ve Afgan kültürlerinin müzikal birliğini somutlaştıran bir kanıttı. Bu birliktelik tesadüf değildi; her iki müzik geleneği de Arap, Fars ve Orta Asya kültür havzasından beslenen makam sistemini kullanırdı.

Bu ortaklığı Zahir’in müziğinde netçe görürüz: Rast, Hüseyni, Uşşak gibi temel makamlar hem klasik Türk müziğinde hem de Afganistan’ın klasik kabul edilen Şeşmekam geleneğinde ortaktı. Bu sayede melodik yapı ve duygusal ton benzer kaldı. Afganistan’ın milli enstrümanı olan rubab  ile ritim enstrümanı tabla, Anadolu’daki tezeneli ve vurmalı çalgılarla akrabadır. Özellikle tanbur gibi çalgılar her iki coğrafyada da klasik müziğin temel direğiydi. Zahir’in bestelediği ve kullandığı Gazel formu, Türk müziğindeki Gazel formuyla aynı kültürel metottan besleniyordu. Zahir, bu formları Batı ritimleriyle birleştirerek bir nevi “kültürel tercümanlık” yapıyordu.

Ancak bu birliktelik, 1979’da Zahir’in 33. yaş günündeki şüpheli ölüm olayıyla ve ardından ülkenin iç savaşa sürüklenmesiyle sona erdi. Sanat durdu, müzisyenler ya öldürüldü ya da ülkeyi terk etti. Zahir’in müziği tam bu kırılma noktasında, bir devrin son mükemmel eseri olarak sonsuzluğa mühürlendi.

Türkiye 80’ler ve 90’larda hızla pop ve Batı standartlarına geçerken, Afgan müziği Zahir’in durduğu yerde, savaşın kültürel buzluğunda kaldı. Bugün onun müziğini dinlemek, o son ortak nefesi, kaybolan o müzikal kardeşliğin hüznünü duymaktır.

Ahmed Zahir’in sesi, Kabil’den Anadolu’ya uzanan kültürel miras zincirinin en parlak, ama en kırılgan halkalarından biriydi. O, savaşın boğamadığı sesiyle, bize sadece müziğin değil, bir ülkenin asla yok edilemeyecek ruhunun daima var olacağını fısıldıyor.

Bu sütunda, önümüzdeki haftalarda Afganistan’ın köklü kültürel mirasını, destanlarını, Anadolu’ya uzanan felsefi ve sanatsal etkilerini kendi gözlemlerim ışığında paylaşmaya devam edeceğim.

Yusuf Emrah

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir