-l-
Mürsel Gündoğdu’nun biyografik romanı Farabi’yi, yayınlanışından üç yıl sonra okuyor oluşuma, 2020 yılında yayınlanan bu değerli kitapla daha yeni göz göze gelişime üzülmeli miyim, karar veremedim.
Ama şu da bir gerçek ki ve siz de kabul edersiniz ki sevgili okurlar; değerli eserler, yıllar geçse dahi değerinden bir şey kaybetmeyeceği gibi aslında her kitap okunmak için zamanını bekler.
O halde (gönlümden geçeni sizden saklamayacağım) dem bu demdir diyerek tam da zamanında okuduğumu düşünmenizi isterim bu romanı. Ve tabii zamanında okunan her kitaba, Jung’ın “eşzamanlılık” teorisinden yola çıkarak söyleyecek olursak, yeni kıymetler biçilecek, kitabın kendisi okunmuş olmanın (nesnelerin de ruhu vardır zira), okur ise farklı bir lezzeti keşfetmiş olmanın hazzıyla yeniden onurlanacaktır.
Bir şeyler, bir şeylerin oluşuna vesiledir ya hep -o yüzden tesadüf yoktur da tevafuk vardır illa ki- bu romanı okumama da Prof. Dr. Aziz Sancar’ın 6-7 Haziran 2023 tarihlerinde Semerkant’ta Türk Üniversiteler Birliğince düzenlen toplantıdaki video konferans şeklinde yaptığı konuşmanın vesile olduğunu (belki de sözümün daha en başında söylemem gereken buydu) belirtmek isterim.
Bazen böyle olur işte; güzel olanı dile getirebilmek için meşakkatli bir yol kat edersiniz de bunun niye böyle olduğunu izah edemezsiniz.
Aziz Sancar, Türk Edebiyatı dergisinin 597. sayısında yayımlanmış olan ve benim de buradan okuduğum o konuşmasında hepimizin içten içe bildiği ama kabul etmekte zorlandığı şeyleri söylüyor aslında.
İşte o konuşmasında Aziz Sancar, 750 ile 1250 yılları arasında Türk dünyası, bilim dünyasının merkeziyken nasıl olmuş da daha sonra bilimin merkezi, eksenini başka yöne kaydırmış, bunun üzerinde duruyor; son 500 yıldır Türklerin bilime katkı yapamayışlarının nedenlerini sorguluyor. Bilim yapmanın genetik veya zekâ meselesi değil, gelenek meselesi olduğunun altını da çizen Sancar, bugünün Türk dünyasında ve bizim ülkemizde de tabii, bu geleneğin nasıl kırıldığının cevabını, bugünkü Batı ile bizim bilime bakış açılarımızı karşılaştırarak vermeye çalışıyor.
Okurken içimi sızlatan ve itiraf etmeliyim ki, egomu da bir hayli zedeleyen Aziz Sancar’ın bu konuşması, klişe bir ifade olduğunu bile bile yine de kullanacağım üzere bir tokat gibi gerçekleri yüzüme vurunca, o tokadın etkisiyle sersem sepelek düşünmeye başladım. İşte tam da bu sırada, mutlak bir kavram değilken bile -daha ziyade gözlemcinin durumuna bağlı olarak oluşum gösterdiğine göre- “eşzamanlılık”la bağlantılı olduğuna kesinlikle inandığım bir şekilde Mürsel Gündoğdu’nun Farabi romanı ile karşılaştım. Tam olarak karşılaştım demeyelim de, İslam felsefesinde “ilk öğretmen” olarak kabul edilen Aristo ile kıyaslanan ve bu kıyaslamanın neticesinde özellikle mantık bilimine katkılarından dolayı “muallim-i sâni”, yani “ikinci öğretmen” olarak anılan Farabi’nin hayat hikâyesi ile beraber ilim yolculuğunu anlatan 440 sayfalık bu romanı fark ettim.
-ll-
Şunu sorabilirsiniz tabii (zira ben kendime sordum bunu); niye İbn Haldun veya İbni Sina ya da o dönemin -Batı’dan bakıldığında- Ortaçağ karanlığında Doğu’yu bir güneş misali ilmiyle aydınlatan başka bir Türk bilgesi değil de Farabi çıktı karşına diye? Yine Jung’un “eşzamanlılık” teorisinden yola çıkarak cevap vermek gerekirse buna; Farabi’nin felsefeden musikiye, siyasetten mantığa, geometriden astronomiye, hatta mutluluk üzerine -ki ona göre ilimden maksat, özdeki mutluluğu keşfetmektir zaten- yaptığı onca çalışmayı ve ortaya koyduğu eserleri, özellikle mantık ilmi üzerinden inşa ettiğini hatırlatırım sizlere sevgili okurlar. Çünkü romanda da altı çizildiği üzere “Mantık sanatı -evet, sanat diyor Farabi- bütün halinde aklı düzeltmeye yarar.”
Yine romandan hareketle devam edelim Farabi’nin mantık “sanatı”na yüklediği anlama:
“Aklı kullanmakla ilgili yanlış yapılması mümkün olan bütün işlerde insan, doğru yola ve gerçek tarafına yöneltmeye yarayan kanunları verir bize. Bu sayede biz, aklı kullanmayanla ilgili yanlıştan, sürçmeden ve hatadan korunur ve aklımızı bu eksikliklerden muhafaza etmiş oluruz.” (s.144)
Üstelik Farabi’ye göre mantık ilmi bize “eğer yanlış yapan bir kişinin aklı kullanma hususunda yanlış yapıp yapmadığından emin olunmazsa, onu sınamak için gerekli kanunları gösterir.”
Şimdi en başa dönersek sevgili okurlar; yani Aziz Sancar’ın konuşmasına ve o konuşmanın benim üzerimdeki tesirine ve bunun devamında Jung’un “eşzamanlılık” teorisinden yola çıkarak açıkladığım üzere niçin Farabi ile yollarımızın kesiştiğine; işin özünün Aristoteles’te hayat bulan ama Hıristiyan otoritenin Hıristiyanlığa zarar vereceği düşüncesiyle orasından burasından kırptığı mantık ilmini Farabi’nin yeniden inşa ederek insanlığa armağan etmesinde saklı olduğunu düşünüyorum. Zira “mantığın gayesi aklı düzeltmek” değil midir?
O halde Aziz Sancar’ın tespitiyle 500 yıldır bilime katkı yapmamış olan Türk dünyasını yeniden bilimle hemhal kılabilmek için Farabi’yi, yani mantığın babasını yeniden keşfetmek gerekiyor.
-lll-
Yedi bölümden oluşan ve her bölümde Farabi’nin eserlerinden alınmış sözlerle okurunu selamlayan roman, Farabi kırklı yaşlarındayken bir Kervan ile Bağdat’a gidişi sırasında başlıyor ve zaman zaman geriye dönüşlerle devam ediyor. Bu geri dönüşler sırasında Farabi’nin asıl adının Ebu Nasr Muhammed b. Tarhan b.Uzluğ el Farabi olduğunu, Kazakistan topraklarında bulunan Farab vilayetinin Vesic kasabasında doğup büyüdüğünü, aralarında üst rütbeli komutanların olduğu nüfuzlu bir aileye mensup olduğunu öğreniriz. Yine bu geri dönüşler sırasında Farabi’nin ilk eğitimini Farab’ta aldığını, burada din ilimlerinden matematiğe, astronomiye ve felsefeye kadar pek çok alanda eğitim almakla beraber, öğrenme aşkıyla dolu bir genç olarak, Farab’da alacağını aldıktan sonra Taşkent, Belh, Buhara, Semerkant ve Mevr’e giderek ilmini derinleştirmeye çalıştığını, hatta bir ara yeniden Farab’a dönerek bir süre orada kadılık vazifesinde bulunmakla beraber nihayetinde kadılığı bırakarak kafasındaki suallere daha derin yanıtlar bulabilmek için bir kervana katılarak Bağdat yollarına düştüğünü görürüz. İşte elimizdeki roman da bu yolculukla başlıyor.
Şaşırtıcı olan, alimlerin pek çoğunun artık ilmin ışığının Bağdat’ta sönmeye başladığını düşündükleri bir dönemde Farabi’nin yolunu bu şehre düşürmesidir. Zaman, siyasi karışıklıklardan dolayı Bağdat’ın huzursuz bir şehir haline geldiği bir dönemdir. O yüzden alimlerin pek çoğu, Bağdat’ı terk ederek “ilim meclislerini yeniden aydınlatmak için akın akın” Horasan vilayetlerine gitmektedirler. Buradan şunu anlıyoruz ki sevgili okurlar, ilmin yeşerebilmesi için devletin desteğine ihtiyaç vardır. Siyasetin ilimden uzak tutulması ne kadar önemliyse, devletlerin alimlere kol kanat germesi de elzemdir.
Babası ve dedesi saygın insanlarken ve de kendi dahi bir dönem kadılık etmişken, tüm bu itibarı elinin tersiyle iterek onu yollara düşüren, bir kervana katarak Bağdat’a sürükleyen nedir, romanda bunu merak eden kervanbaşına Farabi’nin söyledikleri anlamlıdır:
“Birileri bu hayatta hiçbir şey umurunda olmadan dilediği gibi yaşar, ben ise yaşamın anlamını ve gayesini arar dururum. Birileri ömrünü tamamlayıp ölür gider, ben ise ölümün sırrını ölmeden önce çözebilmek için çabalar dururum.”(s.17)
Öyle anlaşılıyor ki, bu sırrı çözmek üzere Bağdat yollarına düşmüştür Farabi. Ve yine Mürsel Gündoğdu’nun da roman boyunca zaman zaman belirttiği üzere asıl sır, bu büyük alim, mutluluk kavramının içini doldurabildiğinde kendini ifşa edecektir.
-lV-
Kırk yıla yakın Bağdat’ta kalan, burada ilimle çokça hemhal olup az yemek ve az uykuyla yetinerek münzevi bir hayat süren Farabi’nin 10. yüzyılın en büyük Türk-İslam filozofu olmasına giden yolun taşlarının nasıl döşendiğini romanda ayrıntılarıyla öğreniyoruz. Onun özellikle İslam inancı ile felsefe ve mantık bilimini uzlaştırabilmesi, sadece felsefe üzerine değil; mantık -özellikle mantık- müzik, astronomi ve siyaset bilimi üzerine önemli tespitlerde bulunması, İslam düşünce dünyasında Aristo’dan sonra “ikinci öğretmen” kabul edilmeyi hak ettiğini de gösteriyor.
Roman boyunca Farabi’yi bugün de öneminden hiçbir şey kaybetmeyen eserlerini kaleme almaya götüren tefekkür safhalarını ayrıntılarıyla okura veren yazar, böylece Yunan ve İslam felsefesini ortak noktalarda buluşturarak evrensel bir senteze ulaştıran bu büyük Türk-İslam alimini, Türk okurlarına yeniden hatırlatıyor.
Roman ilerledikçe daha iyi anlıyoruz ki, Farabi, felsefi düşüncesinin merkezine “mutluluk” kavramını yerleştirmiştir. Adalet, bilgelik, erdem gibi kavramlar, aslında toplumları asıl hazine olan mutluluğa ulaştırmak için elzem olan ayrıntılardır:
“Başından beri bilginin peşi sıra yollara düşmemi sağlayan en büyük arzum, mutluluğun ne olduğunu layıkıyla bilip ona göre bir hayat sürmekti.” (s.359)
O halde Farabi’nin “Mutluluğun Kazanılması” adıyla bir eser kaleme almasına da şaşırmamak gerekir. Ancak ferdi mutluluk yeterli değildir ona göre, toplumların mutluluğu için de mücadele edilmelidir. Bunun için siyaset ilmine ihtiyaç vardır. Romanda belirtildiği üzere; ahlak nasıl ki, bireyin davranışlarına yön veriyorsa, siyaset ilmi de toplum için bunun gerçekleşmesinin yollarını göstermektedir. Ama ister birey için ister toplum için amaç, her defasında yeniden mutluluğa ulaşmak olmalıdır:
“İnsanın olduğu gibi siyaset ilminin de en temel meselesi insanları mutluluğa ulaştırmaktır.” (s. 60)
Bu durumda yönetici lidere çok şey düştüğünü özellikle belirten Farabi’nin erdemli yönetimin ve yöneticinin zamanla değişmeyecek vasıfları üzerine hayli kafa yormuş olduğunu, romanda Mürsel Gündoğdu’nun da bunu okurun daha iyi anlayabilmesi için ayrıntılarıyla vermiş olmasından anlıyoruz.
Romanda çokça altını çizdiği burhan ilminden, öğretmenin vasıflarına, felsefenin ortaya çıkışından müziğin ruh hallerimize etkilerine, doğru çeviri yapmanın ilim ahlakının bir gereği olduğu düşüncesinden dil ile ilgili inceliklere kadar daha pek çok konuya vâkıf olan ve roman boyunca mutluluğun künhüne varmaya çalışan bir Farabi ile tanışıyoruz. Bunca ince ayrıntıyı sıkmadan, okuru romanın içine çekecek şekilde kaleme alan Mürsel Gündoğdu’nun bu başarısında Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı İslam Felsefesi Bölümündeki yüksek lisans tez konusunun “Farabi’de İyilik Kavramı” olmasının da payı var diye düşünüyorum.
Sonuç
Yeniden yazımızın başına dönecek olursak sevgili okurlar, Aziz Sancar’ın konuşmasında altını özellikle çizdiği üzere Türk dünyasının yeni alimler yetiştirmeye ihtiyacı vardır. Bunun için de dini inancı ile bilimi ve felsefeyi uzlaştırmayı başarabilmiş olan Farabi’yi yeniden keşfetmek gerekir. İşte Mürsel Gündoğdu’nun Farabi romanı, bu kapıyı bize araladığı için okunmalı, üzerine çokça düşünülmeli.
FUNDA ÖZSOY E.
Farabi, Mürsel Gündoğdu, Ötüken Neşriyat, 2020, 440 Sayfa.

- MASUMİYET MÜZESİ ROMANI ÜZERİNE BİR İNCELEME - 15.02.2026
- WİLHELM REİCH’İN “DİNLE KÜÇÜK ADAM”INDAN ONURLU BÜYÜK KADINLARA - 08.03.2025
- BİR MÜBADELE ROMANI OLARAK MEHLİKA - 04.12.2024
- KASIMLARA YAKIŞAN AH BU VAN GOGH SARISI!.. - 06.11.2024
- MİTOLOJİDEN ROMANA “NAR AĞACI” - 05.10.2024
- MASUMİYET MÜZESİ’NE BİR MASUM GEZİ - 10.09.2024
- AŞK ESTETİĞİ; CİHANIN CANINI ARAYAN KİTAP - 02.08.2024
- HALDUN TANER OKUMA MEVSİMİ - 03.06.2024
- TRAVMALAR VE ANNELİK - 12.05.2024
- BİR SES VER BANA KENDİM - 12.04.2024
- BAZI KADINLAR VE ALİCE MUNRO - 08.03.2024
- “PALTO” SAHİBİ BİR YAZAR OLARAK ŞERİF AYDEMİR - 04.02.2024
- SEVİNÇ ÇOKUM’UN KALEMİNDEN YENİ BİR HİKÂYE KİTABI: İLKİN KUŞLAR UYANIR - 01.12.2023
- SAHİPSİZ YÜZLER - 02.10.2023
- RECEP SEYHAN’IN ‘BİR SEPET HAYAL’İ - 02.09.2023
