1938-1983 yılları arasında yaşayan Erol Güngör, 45 yıllık kısa ömrüne tercüme ve telif, çok kıymetli eserler sığdırmış bir bilim insanı. Sosyal psikolojinin Türkiye’de yeni bir saha olduğu 1970’li yıllarda bu alana önemli katkılarda bulunan Erol Güngör’ün külliyatı Yer-Su Yayınları tarafından, eşi Prof. Dr. Şeyma Güngör’ün editörlüğünde bir araya getirilerek yeniden basılıyor.
Velut bir akademisyen yazar olan; telif, tercüme, ders kitabı, makale, deneme, ansiklopedi maddesi olmak üzere 300’ün üzerinde neşri bulunan Erol Güngör’ün ölümünün 40.yılında onun ruhuna gönderilen bir selam niyetine yazılan bu yazının da konusunu oluşturan tercüme kitabı “Dünyayı Değiştiren Kitaplar”, 1956 yılında kütüphaneci ve akademisyen yazar Robert B. Downs tarafından kaleme alınmış. Erol Güngör’ün 1980’de Türkçeye kazandırdığı bu kitap, 2022 yılında Yer –Su yayınları tarafından metindeki bilgi kaynaklarına daha kolay ulaşılabilmesi adına kişi, eser ve yer adlarıyla ilgili indeks de eklenerek yeniden okurla buluştu.
Dünyayı Değiştirenler Kimler?
Dünyayı Değiştiren Kitaplar’da Downs; tarihin akışını etkileyen, 15.yüzyıldan 20. yüzyıla, dünya tarihinin son 500 yılına katkıda bulunan on altı eser üzerinde durmuş. Yazar, kütüphaneci kimliğinin de avantajlarını kullanarak, ihtimal kendi inisiyatifiyle seçerek altını çizdiği on altı eser üzerine detaylı bilgiler veriyor. Kitabın daha kapağını açmadan sevgili okurlar; yazarın işaret ettiği eser sahiplerinden bazılarını tahmin etmişsinizdir benim gibi. Mesela astro-fiziğin öncüsü kabul edilen Newton’u; atom çekirdeğinde saklı olan enerjinin büyüklüğünü ortaya koyan atom teorisinden tutun da zaman, mekân, madde ve enerji üzerine yeni bir bakış açısı geliştiren izafiyet teorisine kadar, kendinden sonra kuantum sahası üzerine yapılan çalışmalara ilham olan Einstain’i; türlerin kökenini canlılar için “tabî elenme- varlık için savaş – en uyumlu olanın yaşaması” doktrini çerçevesinde araştırarak türlerin ortaya çıkışını ve kayboluşunu izah eden Darwin’i; yaklaşık bin yıl boyunca kabul gören Batlamyus’un Dünya’nın sabit olduğu fikrini çürütüp insanı evrenin merkezinden çekip alan ve böylece felsefi boyutta da insanın varoluşuna artık daha farklı anlamlar yüklenmesine yol açtığı gibi modern astronominin temellerini atan Kopernik’i; “Artı Değer” teorisini kurarak ücretinden başka geliri ve mülkü olmayan işçi sınıfının (proleteryanın) sorunlarına işaret eden ve işçinin çalışma şartlarının iyileşmesi konusunda dünyada önemli adımlar atılmasını sağlayan, yazarın “proleteryanın peygamberi” olarak gördüğü Karl Marx’ı; bize şuuraltının karanlık dehlizlerinin kapılarını açan Freud’u bu kitaba dâhil ettiğini Downs’un, daha kitabı okumadan, “içindekiler” kısmına bakmadan daha, mutlaka tahmin etmişsinizdir.
Bu saydığım ve Dünyayı Değiştiren Kitaplar’a eserleriyle dâhil edilenlerin arasında birini seçip öne çıkarmam istenseydi sevgili okurlar; hiç tereddüt etmeden, Downs’un cümlesini ödünç alarak söyleyecek olursam “teorileri, modern düşünce üzerinde rakipsiz bir etki yapmış” olan Freud’u seçerdim. Öyle sanıyorum ki; Freud’un şuuraltının karanlığına fener tutan çalışmalarının neticesinde yazılan “Rüyaların Yorumu”(The İnterpretation of Dreams) eserine değinilmeden Dünyayı Değiştiren Kitaplar eksik kalırdı.
Freud ile Şuuraltına Bir Gezinti
Downs, Freud’un 83 yıllık ömründe (1856-1939) insana bakışı değiştirecek devrim niteliğindeki düşüncelerine bu kitabında yer verirken, onunla ilgili psikiyatrinin farklı otoriteleri tarafından yazıya dökülmüş tespitleri de kitabına almış. Bernard de Voto’nun “Hiçbir ilim adamı edebiyat üzerinde bu kadar kuvvetli ve yaygın bir etki yapmamıştır.” düşüncesinden tutun da Frederic Wertham’ın “Freud’dan önce psikiyatride her hasta, Adem babamız gibi, yani hiç çocukluk geçirmemiş gibi ele alınırdı.” ifadesine kadar okurların da katılacağı, Freud üzerine daha pek çok farklı bakış yer alıyor kitapta.
Şuuraltının gizli haritasını meslektaşlarının ellerine veren Freud’un hayatı ile ilgili detaylı bilgilerin de yazılı olduğu kitapta Downs; sadece kişinin başkalarından değil, kendinden dahi gizlediklerinin nevrozların kaynağını oluşturması ile ilgili Freud’un tespitlerini dile getirirken elbette onun “id”, “ego” ve “süper-ego” diye adlandırdığı zihin faaliyetlerinden bahsetmesini bekliyor olmalısınız.
O halde Downs’un kitabında; Erol Güngör’ün iyi çevirisiyle de ilgili olduğunu düşündüğüm, insan zihninin üç seviyesi üzerine Freud’un tespit ettiği çok sade, ama bir o kadar da aydınlatıcı tespitlerine burada değinmekte fayda var diye düşünüyorum. Böylece Dünyayı Değiştiren Kitaplar’da yer alan Freud’un “Rüyaların Yorumu” eserinin içeriği de daha net anlaşılacaktır.
Toparlayacak olursak sevgili okurlar; insanın zihni faaliyetleri Freud’a göre üç aşamada kendini göstermektedir: Freud’un “İd” dediği en ilkel yanımız; doğuştan mevcut, hatta soydan gelen, insanın hamurunda var olan, ahlak ile ilgisi olmayan yanımızdır ki; bu durumda “İd”in İslam düşüncesinde “hilkat” ile karşılanabileceğini düşünebiliriz. Çünkü aynı içgüdüsel, dürtüsel ve haz odaklı özellikler mevcut ikisinde de.
Bebeklikten çocuk olmaya evrilirken “id”in yanı sıra “ego” da oluşmaya başlar ki, böylece haz, yerini gerçek dünyanın olgularına bırakır. Bulunduğumuz topluma göre de şekil alan “ego”, cemiyet ile çatışmayı göze alamadığından “id”den gelen istekleri engellemeyi öğrenir. O halde “ego” dediğimiz aşama, “id”in sınırsız olan, hatta ahlak tanımaz olan isteklerini de dengelemeye çalışır. Dengeleyemezse ne olur peki? İşte o zaman yandığımızın resmidir sevgili okurlar! Zira “id” ile “ego” çatışmasının yoğunluğundan nevrozlar doğar ki, Freud da bu hususta uyarır bizi ve bu çatışmaların karakterimizi şekillendirdiğini belirtir. O halde “id”i, yani en ilkel yanımızı dengelediği düşünülürse “ego”ya çok da yüklenmemek gerekir, değil mi? Yine İslami anlamda düşünecek olursak, Freud’un “ego” dediğinin, “nefs” ile karşılayabileceğini söyleyebiliriz.
Bir de “süper-ego” var tabii; geniş manada “vicdan” olarak karşılığını bulabilen. Zaten Freud da vicdan duygusunun tamamen “süper-ego”nun gelişimine bağlı olduğunu belirtir. Zira insanda “süper-ego”nun gelişimi, erişebilecek tekâmül seviyesini de gösterir. Yani “süper-ego”nuz ne kadar gelişmişse o kadar vicdanlısınız demektir bu.
Nasıl ki “id” şuuraltında varlığını sürdürüyorsa, Freud’a göre “süper-ego” da şuuraltında varlığını hissettirir. Bu yüzden eğer “ego”yu devre dışı bırakarak sadece “id”in istekleri ile hareket edildiğinde veya “ego”, “id”in kuralları çiğnemesine izin verdiğinde, vicdanımız bizi rahatsız eder; suçluluk duygusu, kaygı oluşabilir. O halde “ego” için “id” ile “süper-ego” arasında bir tampon bölgedir diyebiliriz.
“İd”, “ego” ve “süper-ego” uyum içinde hareket ettiğinde ise insanda iç huzuru oluşur. Ancak, bu uyum o kadar da kolay değildir. Zira zihnimizde yer alan “id”e bağlı olarak hareket eden bir de libidomuz vardır ki, “psişik enerji” ile yüklü olan bu libido, Freud’a göre psikanalizin özünü de teşkil eder. Psikanaliz demişken; sözümün burasında şunu da hatırlatmalıyım ki sevgili okurlar; psikiyatri ile psikanaliz kesinlikle aynı şeyler değildir. Hatta Downs’un Freud’a ayırdığı sayfalarında belirttiği üzere (1956 yılından bahsedildiğini unutmayalım tabii) ABD’de 4000 diplomalı psikiyatrdan sadece 300 tanesi aynı zamanda psikanalisttir. Anlayacağınız en güçlü şahsiyet bozukluklarınının kaynağına inerek bu hastalıkların teşhis ve tedavisinde kullanılan ve Freud’un dehasının keşfi olan psikanaliz alanı, öyle her psikiyatrın uygulayabileceği bir şey değildir.
Yine Freud’a göre bebeklikte parmak emme, biberon emme, kaka yapma gibi faaliyetler, libidonun tezahürü olduğu gibi, insanın sanat ile ortaya koyduğu yaratıcılığının kaynağı da tam buradadır, yani psişik enerjinin oluştuğu libido merkezinde.
Bütün bunlar, bizim tatmin edilmesi gereken iç dinamiğimizi oluşturuyor aslında. Ve eğer bu dinamik, sağlıklı olarak işlemezse rüyalarla rahatsızlığını bizlere gösteriyor. Freud’a göre rüyalar, daima bir iç çatışmasının tezahürü olduğundan iç dünyamızdaki dramı da bize yansıtır. Yoğun bir psişik enerjiye sahip olduğunuz halde bu enerjiyle bir yaratımda bulunamıyorsanız, dışa yansıtılamayan bu enerji, rüyalar ile bir şekilde dışarı taşmak zorundadır. İşte Downs’un Dünyayı Değiştiren Kitaplar’ın içine dâhil ettiği Freud’un “Rüyaların Yorumu” kitabı, insanın bu güçlü dinamiğini vermesi açısından çok önemlidir.
Freud’un çalışmalarının neticesi sadece psikolojiyi değil, edebiyatı ve diğer sanatları, hatta antropoloji, teoloji, sosyoloji, hukuk, tarih gibi pek çok bilimsel alanı, hatta hatta kriminolojiyi bile etkilemiş; bundan böyle dünya, eski dünya olmaktan çıkmış; artık sevgiye, iyiliğe, kötülüğe, şefkate, cömertliğe, merhamete, velhasıl insana ait her şeye daha farklı bir gözle bakılmaya başlanmıştır ki, şu halde Freud, Downs’un kitabında “Rüyaların Yorumu” eseriyle yer almayı ve de bu yazıda öne çıkmayı çoktan hak etmiştir.
Hitler ve Kavgam
Bir de Dünyayı Değiştiren Kitaplar’ın içine nasıl olur da dâhil edilebilir diye şaşkınlığımızı gizleyemeyeceğimiz bir metin var ki sevgili okurlar, Hitler’in adını duyduğunuzda zaten hemen tahmin edeceksiniz, Almanca orijinal adıyla bile (Main Kampf) söylendiğinde dünyaca bilinen “Kavgam”dan bahsettiğimi.
Downs’un, Hitler ve “Kavgam”ı kitabına dâhil ederken hangi haklı gerekçelerden yola çıktığının cevabını Dünyayı Değiştiren Kitaplar’ı okuduktan sonra daha iyi anlıyorsunuz.
Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki harap Almanya’nın Führer’i (rehber) olmayı başaran Hitler’in liderliğinde 1933’de iktidara gelen Nazi Partisi’nin icraatları karşısında dünya, şaşkınlığını gizleyememiş olsa da aslında görünen köyün kılavuz istemediğini belirtir Downs kitabında. Zira ilk cildi 1924 yılında, ikinci cildi 1926’da basılan “Kavgam”da zaten Hitler, kendi yaşam öyküsünün satır aralarına ekonominin nasıl düzeltilebileceği, toplumsal düzenin nasıl sağlanabileceği, eğitim-öğretim ve aile yaşamı, gençliği nasıl yetiştirmek gerektiği, ırkçılık ve millet kavramları üzerine radikal görüşlerini, ayrıntılarını da vererek açıklamıştır. Yine Downs’un kitabından 1889’da doğan ve Viyana’da büyüyen Hitler’in 13 yaşında ekonomik sıkıntılardan dolayı okuldan ayrıldığını, hem annesini hem de babasını bu yıllarda kaybettiğini, sanatkar olmak istemesine rağmen yeteneğinin olmayışından dolayı başarısız olduğunu öğreniyoruz ki, bu durumda ister istemez aklına takılıyor insanın; Hitler’in asıl kavgası kiminleydi acaba, diye? Psişik enerjisini sanata dökememiş, libidosu yüksek biri olarak, bu kavga bizzat kendisiyle olabilir mi? Hitler’den 33 yıl evvel, yine onun gibi Viyana’da doğup büyümüş olan Freud’a soranlar olmuş mudur bunu?
O yıllarda tarih kitapları okuyan Hitler’in özellikle Fransa-Purusya Savaşı üzerine okuduğu bir kitaptan çok etkilendiğini belirten Downs; bu kitabın ona Alman ırkından olmanın gururunu ilham ettiğini ve Alman halkının kaderini Tanrı’nın yazdığına inandırmış olduğunu söyler. Akabinde ise Hitler; “Yahudiler hakkında da yoğun bir nefret kazanmaya, Slavlar ve bütün Arî olmayan ırkları tamamen aşağı görmeye” başlar.
Downs, kitabında Hitler’in Birinci Dünya Savaşı’na katılışını, savaşta Almanya’nın yenilgisinden sonra nasıl politikacı olmaya karar verdiğini, “Kavgam” kitabının yazılış macerasını ve hatta “Kavgam”ın içeriğini ayrıntılarıyla anlatır. Hitler’in “Kavgam”da büyük halk kitlelerini etkileyebilmek için odaklanma ve tekrarın önemini vurguladığı bölümlerin altını çizen Downs; böylece Hitler’in iktidara gelebilmesinin, bu tespitlerinin isabetli oluşuna bağlı olduğunu da hissettirir biz okurlara. Bu açıdan bakıldığında Downs’un Dünyayı Değiştiren Kitaplar’da Hitler’e ayırdığı bölüme “Kavgam”dan aldığı şu satırlar, Hitler’in asıl niyetini göstermesi bakımından daha bir önem taşıyor:
“Büyük halk kitlelerinin anlayışı gayet sınırlıdır. Zekâları azdır, ama unutma güçleri muazzamdır. Bu gerçeklerin sonucu olarak her türlü etkili propaganda, sadece birkaç noktanın belirtilmesi halinde sınırlandırılmalı, o noktaları sloganlar halinde vermeli. Ta ki, en son üyesi bile sizin sloganınız vasıtasıyla kendinden ne istendiğini anlasın. Bu sloganı feda ettiğiniz ve meseleyi çok taraflı olarak anlatmaya kalktığınız anda etkiniz silinecektir; çünkü kalabalık, verdiğiniz bilgileri ne hazmedebilir ne de hatırda tutabilir. Bu şekilde sonuç zayıflar.”
Peki, Hitler, daha iktidara gelmeden yıllar önce niyetini “Kavgam”da bütün teferruatıyla belirttiği halde, nasıl olurdu da dünya, bunu sezememiş, duyarsız kalmıştır? Downs bunun cevabını şöyle verir:
“Bunun sebebi, kısmen o günlerde hâkim olan tavizcilik, iyimser hayalcilik ve her ne pahasına olursa olsun barışçılık atmosferiydi.”
Downs, bir başka sebebin de “Kavgam” kitabının aslında 1939 yılına kadar Hitler tarafından başka dillere çevrilmesine izin verilmeyişi, o zamana kadar sadece çok özetlenmiş, kırpılmış bir İngilizce tercümesinin yapılışı olduğunu belirtir. Tabii bu sırada Almanya’da kitabın tam nüshası milyonlarca basıldığı gibi, Nazi Almanya’sı döneminde evlenen çiftlere de hediye edilecek kadar değer görüyordur.
Downs’un Dünyayı Değiştiren Kitaplar’ın içine “Kavgam”ı niye aldığını sanırım anlamışsınızdır sevgili okurlar. Zira Hitler’in fikirleri kendisiyle beraber ölmediğine göre, bu fikirler dünya için bir tehlike olmaya hâlâ devam etmektedir. Üstelik giriş bölümünde açıklandığı gibi Downs’un gayesi bu kitabını hazırlarken ahlaki değerleri ölçmek değil, kitapların yeri geldiğinde nasıl dinamik ve güçlü aletlere hatta silahlara dönüşebildiğini de göstermektir.
Tom Amca’nın Kulübesi
Dünyayı Değiştiren Kitaplar içinde bir romanın da bulunuyor oluşu, benim gibi roman okumayı seven başka okurları da sevindirmiş olmalı. Ne de olsa Stendhal’ın dediği gibi roman, sokağa tutulan bir aynadır. Aynalar, özünde her ne kadar bir çelişki barındırıyor olsa da, gerçeğin yansımalarını yine de görürüz onlarda.
Bugün artık çocuk klasikleri serilerinin içinde yer alan, “Tom Amca’nın Kulübesi” romanının aslında çocuklara yakıştırılan bir masumlukta olmadığını, Amerikan iç savaşının hazırlanışında derin etkileri olduğunu Downs’un açıklamalarından öğreniyoruz. Bir roman, nasıl olur da böyle bir güce sahip olabilir diye sorabilirsiniz sevgili okurlar, haklı olarak. Yine Downs veriyor bunun cevabını da:
“Hiçbir kitap, bunun kadar zamanın olaylarına uygun veya psikolojik bakımdan bu kadar iyi zamanlanmış olamazdı.”
Zaman; kölelik meselelerinin iyice alevlendiği, kölelik aleyhine nicedir kampanyalar yürüten etkin grupların güçlendiği, bu konu ile ilgili olarak Amerikan parlamentosunun ikiye bölündüğü, hatta din adamlarının kölelik lehine ve aleyhine kutsal kitaptan deliller göstererek vaazlar verdiği bir zamandır. İşte tam da bu dönemde kölelik aleyhtarı vaazlar veren 19.yüzyılın en ünlü din adamlarından birinin kızı olan Harriet Beecher Stowe (eşi de bir din adamıdır üstelik) 1852’de yazdığı “Tom Amca’nın Kulübesi” romanı ile bütün dikkatleri üzerine çekmiş; roman, yayınlandığı gün 3000 adet satılmış, sadece ABD’de bir yılda üç yüz binin üzerinde satış yapmış, matbaalar talepleri karşılayamaz olmuş, Avrupa’da korsan baskıları yayınlanmaya başlamış, sadece İngiltere ve sömürgelerinde bir yıl içinde bir buçuk milyon satmış, ardından roman tiyatroya da aktarılarak ülkenin ve Avrupa’nın pek çok yerinde oynanmış.
Downs’un cümleleriyle söyleyecek olursak Bayan H. B. Stowe “ Zencileri ciddiye alan ve siyah bir adamın kahraman olduğu bir romanı düşünebilen ilk Amerikan yazarıdır.”
Bu kadar kısa sürede yazarına büyük şöhret kazandıran “Tom Amca’nın Kulübesi” romanı, bugün artık yazarının ismini gölgede bırakan romanlardan biri olarak hafızalarda hala yerini korumaya devam ediyor.
Sonuç
Dünyayı Değiştiren Kitaplar’ın ilk defa 1956 yılında yayınlandığını düşünürsek, aradan neredeyse 70 yıla yakın bir zaman geçmiş. Bu süre içinde kitap, İngilizce ve diğer dillerde 114 defa basılacak kadar ilgi görmüş. Artık 2000’li yılların da ilk çeyreği bitmek üzereyken zaman sanki daha bir hızlandı, dünya sanki daha bir kaos içinde.
Downs’un Dünyayı Değiştiren Kitaplar’da işaret ettiği kitaplardan bazıları yazıldıktan yıllar sonra “yavaş ilerleyen yangınlar gibi ilk basılışlarından ancak yıllar geçtikten sonra tam etkilerini gösterebilmiştir.” diyor yazarı. Mesela Adam Smith ve Karl Marx’ın kitaplarının onların ölümünden sonra anlaşılabildiği gibi; mesela yine Downs’n kitabında yer alan Thoreau’un “Sivil İtaatsizlik” eserindeki doktrinin Hindistan’da Gandi tarafından uygulanarak, dünyanın gözlerini Hindistan’a çevirmesini sağladığında, eserin sahibinin yarım yüzyıl önce ölmüş olduğunun bilinmesi gibi…
O halde düşünmeden edemiyor insan; dünyanın bir yerlerinde, insanların kaderine etki edebilecek, ama henüz farkına dahi varılmamış, hâlâ böyle kitapların var olabileceğini hayal edebilir miyiz acaba?
Düşünmeye devam edelim sevgili okurlar…
Dünyayı Değiştiren Kitaplar, Robert B. Downs (çev. Erol Güngör),Yer-Su Yayınları, 2022, 242 sayfa.
FUNDA ÖZSOY E.

- MASUMİYET MÜZESİ ROMANI ÜZERİNE BİR İNCELEME - 15.02.2026
- WİLHELM REİCH’İN “DİNLE KÜÇÜK ADAM”INDAN ONURLU BÜYÜK KADINLARA - 08.03.2025
- BİR MÜBADELE ROMANI OLARAK MEHLİKA - 04.12.2024
- KASIMLARA YAKIŞAN AH BU VAN GOGH SARISI!.. - 06.11.2024
- MİTOLOJİDEN ROMANA “NAR AĞACI” - 05.10.2024
- MASUMİYET MÜZESİ’NE BİR MASUM GEZİ - 10.09.2024
- AŞK ESTETİĞİ; CİHANIN CANINI ARAYAN KİTAP - 02.08.2024
- HALDUN TANER OKUMA MEVSİMİ - 03.06.2024
- TRAVMALAR VE ANNELİK - 12.05.2024
- BİR SES VER BANA KENDİM - 12.04.2024
- BAZI KADINLAR VE ALİCE MUNRO - 08.03.2024
- “PALTO” SAHİBİ BİR YAZAR OLARAK ŞERİF AYDEMİR - 04.02.2024
- SEVİNÇ ÇOKUM’UN KALEMİNDEN YENİ BİR HİKÂYE KİTABI: İLKİN KUŞLAR UYANIR - 01.12.2023
- SAHİPSİZ YÜZLER - 02.10.2023
- RECEP SEYHAN’IN ‘BİR SEPET HAYAL’İ - 02.09.2023

Çok güzel bir yazı, emeğinize sağlık.