Hiç kullanılmamış bir sabah… Gökyüzü sarı, turuncu ve kızıl kurdelelerle süslenmiş bir açılış merasimini andırıyor. Dumanı üstünde tüten bu kez evler… Kuşları gören yok, cıvıltıları gizlendikleri kuytu yerlerden geliyor, dinleyici ayırt etmeksizin seslerinin ulaştığı her yere canlı yayın yapıyorlar. İnsanlarsa her zamanki gibi telaşlı… Hepsi el birliğiyle bir yerlere yetişme telaşında olmaya gayret ediyor. Bu hayhuyun içinde, ılık ama kuvvetli bir rüzgar esiyor. Bir ağaç, bir hapşuruyor ve olanlar oluyor.Yer gök inlemiyor belki ama gözü olan herkesin görmesi gerekiyor bunu.Duymak istemeyenler yine duymuyor ve görmek istemeyenler öylece geçip gidiyor ağacın yanından. Halbuki ne var ne yoksa her yer tepeden tırnağa yaprak oluyor. Harikulade bir yaprak yağmuru! Ben de nasibimi alıyorum. Üstüm başım hep yaprak. Gayet memnunum, gıkım çıkmıyor. Başımı kaldırıp ağacın üzerinde duran, muhtemelen bir sonraki kuvvetli rüzgardan sonra onları da yolculayacak olan tek tük sararmış yapraklarına bakarak “çok yaşa” diyecek oluyorum ağaca. “Ölüyorum görmüyor musun, yapraklarımdan oluyorum, ne çok yaşası!” der gibi bakıyor bana. Hemen utanıp temenni etmeyi düşündüğüm cümleden vazgeçiyorum. Doğru, bu hâl onun ölümü. Ama bir matem havası yok, aksine ne tuhaftır ki yapraklar üzülmek şöyle dursun mutlu sayılacak kadar şen şakrak ortalıkta dolaşıyorlar. Her biri dört bir yana saçılmış oynuyor da oynuyor. Yerlerinde duramıyor hiç biri. Hatta resmen sema ediyorlar. Çünkü birden yapraklardan bir hortum oluşuyor, insan boyuna tam yükselecekmiş gibi olup dağılıyorlar. Sonra bir kez daha… Bir kez daha… Döne döne göğe yükselip duruyolar. Sen alt tarafı etrafa saçılmış, sararıp solmuş, minicik bir yaprakcıksın bu rüzgarın şarkısına eşlik etme hevesi de ne böyle, bu ne müthiş bir gösteri aman Allah’ım diyecek oluyorum, kaldırama ilişiyor gözüm. Sanki insan alemini taklit eder gibi art arda sıralanmış yaprakların rüzgar marifetiyle değil de kendileri akıl etmişcesine bir yerlere yetişmeleri gerekiyormuş gibi peş peşe koşar adım ilerlediklerini görüyorum.Onlarca askerin aynı anda, aynı yerden emir almış gibi koşuşunu andırıyor bu halleri. İzlemeye doyamıyorum. Biraz durup dikkat eden olsa kesinlikle bana hak vereceğini biliyorum. Bu hayranlığıma eşlik eden, tebebessümüme karşılık verecek olan bir ya da birden fazla çift göz arıyorum. Kimseyle göz göze gelemiyorum. O kadar küçücük yaprağın karşı kaldırıma geçmesini ordan oraya ilerlemelerini görmenin benim hayal gücümle alakası yok, bak sen de bakıp bakıp gülüyorsun demenin tam sırası halbuki. Diyemiyorum. Fabrika servislerine binen insanların işlerine yetişmeleri, çocukların okullara gitmeleri gerekiyor. Kafalarını kaldırıp da bakmıyorlar. Madem göz göze gelemiyoruz benim halime bakıp bana deli de diyemezler diye düşünüp eni konu bir kukla oyunu izler gibi işimi gücümü bırakıp yaprakları seyrediyorum. Hani çocuklar mini mini boylarıyla sadece kendilerine komik geldiği için büyükleri taklit ederler ya, bir de sonunda sevimli bir kahkaha patlatırlar. Yaprakları bizim taklidimizi yapan çocuklara benzetiyorum. Bu yerlerde yürüyen yapraklar bizim dünyalık telaşlarımızla dalga geçiyor gibi geliyor. Ölen ve yeniden dirilen ağaçları, uyuyup tekrar uyanacak olan toprağı göremeden günü bitiren yanımıza gülüyor olmalılar. Şu dünyanın sırrını bir anlatamadık gitti, der gibiler. Her şeyin ölümle sona ermediğini, bilakis ölmeyle başladığını anlatıyoruz anlatıyoruz anlamıyorlar, diyorlar sanki. Bu sararıp solmalar, düşüp dökülmeler hep bundan. Vazifemizi tamamladık, bu kadardı durmamız gereken süre, yerimize başka yaprakların gelmesi için gidiyoruz. Sen de saçlarından oluyorsun gün gün.Tel tel döküyorlar. Günden güne sen de dökülüyorsun halden düşüyorsun öyle düşün diyorlar. Biz böyle anlamak yerine kasıma, sonbahara, yaprağa, rüzgara şiirler yazma hevesine düştüğümüz için gülüyorlar bize muhtemelen. Kansız, cansız dilsiz bir yaprağın bu kadar konuşacak nesi olabilir ki değil mi? Konuşuyorlar işte. Bizi izah et, şerh et, oku bizi diyor yapraklar. Ben okuyup anladığım kadarını yazıyorum. Bu kez keşke şehre yağacak cesaretli bir yağmur olsa o da dile gelse ve baştan aşağı her şeyi tertemiz etse diyorum. Ardından bir yağmur yağıyor, yapraklardan geriye vaaz veren bir koku kalıyor. Onu da o kokuyu duyanlara havale ettim diyorum içimden.
Gamze Koç
