– Hazır ol !
– Rahat !
– Hazır ol !
– Asker !
– Şimdi rahatta dinle(n) ! Rahatta…
Hiçbir emir komuta zinciri yok bundan sonra.
Devasa Türk bayraklarının asılı olduğu evlerin balkonları kaç ton acıyı çekiyordur şimdi kim bilir? Şehit cenazelerinin getirildiği evlerin odaları, duvarları da kaldıramaz o yükü. Ya şehit yakınlarının yakalarına iliştirilen o incecik kağıtlar… Onlar da çok ağırdır, iki adım dahi yürütmez insanı. Ceketinin üstünden göğsüne iğnelenmiş o “Şehidin babası” yazısını yere düşürmeden taşıyabilmeye benim diyen babayiğidin bile gücü yetmez. Hele o acı haberin baba ocağına verildiği an… Bir gelin bohçası, bir genç kızın çeyizini teslim etme müjdesi gibi sunulduğu görüntüler… “Sen artık bir şehit babasısın Osman Amca…” Önüme her düştüğünde tutamadım kendimi. Ağlayınca omzundaki yüke sırt verdim sandım aklımca. Her seferinde o şehit annelerine, eşlerine, kadınlarına önce sessizce eşlik ettim sonra da koyverdim. Ama anladım ki babaların gözyaşlarının çağlaması için kuytu köşeler gerek. Ulu orta evlatlarına yanamıyor onlar. Halbuki herkes emin, onlar ağlasalar da “Vatana” da “Vatan sağ olsun” sözüne de zeval gelmeyecek ama işte… Babalar onlar.
Devlet erkanından gelenler de uğurlandıysa tek tek, şimdi vakit kalabalıkların dağılma vaktidir. Evli evine, köylü köyüne… Yasla koyun koyuna uyuyanlar susmayıp anlatsa belki, biraz rahatlarlar. Ama anlatamazlar. Şimdi nasıl geçer günler, geceler…? Ağlaya ağlaya burnunun direği sızlamak neymiş, en iyi onlar bilirler. Ağlamaktan ha koptu ha kopacak gibi duran, yüzün ortasında bulunan o burnun ağırlığından ne olacak demeyin sakın, artık o da çok ağırdır!
Ardından yas evinde bir yemek telaşıdır başlar. Ve bu telaş aklı selim birinin ya da birilerinin elinde değilse alır başını gider. Ölmek ve yemek arasında makul bir denge kuramaz yası olan. Zira o yemeden de yaşanabileceğine dair bir bilinç geliştirdikçe içinde, derhal kurulan mutfak komitesi bunun tam aksini ve inadına dünyayı hatırlatmak istercesine hayat devam ediyor mesajı verir kalanların cümlesine. O komite müteveffanın yakınlarını teselli etmekten ziyade gelen gideni doyurmaktan ve arada bir dökülüveren sessiz gözyaşlarından sorumludur. İş yapan insan bir yandan sohbet edip bir yandan da ağlayamaz çünkü. Dahası hiç üzerine vazife olmadığı halde işlerin seyrini değiştirmeye kalkan, çayına limon isteyen, pilavının üstüne karabiber bekleyenleri hiç garipsemezler. Belki de sırf bu yüzden cenaze evinin en saygın en rütbeli topluluğudur mutfak komitesi. Dolapların mahremiyetine giriş izinleri olur mesela. “Bu da buraya konulmaz ki canım!” demek geçerken içlerinden, güzellemeler yapmayı yeğlerler. Çanak çömlek bulamazlarsa, tencere tava ile uğraşmak sıkıntı olacaksa hemen ona da pratik bir çare bulur, sipariş verdirtirler. Sonra bazı pidecilere gün doğar. Normalde kullandıkları kıymanın, kaşarın üçte birini koyarlar hamurlarına. Bilirler çünkü gidip de bu pidelerin malzemesinden çalmışsın kardeşim, diyen birinin çıkmayacağını. “Ooo insan ölmüş, sen daha neyin derdindesin?” dedirtmek istemez kimse kendine.
Mutfak komitesi, hamarat olmakla beraber ev sahibinin kesesini korumakla da mükelleftir. Yarın öbür gün komitenin diğerleri tarafından eline geçeni çöpe döktü, diye eleştirilmek istemezler. Üstelik evlerinde olduklarından çok daha titizdirler başkasının mutfağında; o bezi oraya koyma, kaşığı çatalı göbeğinden tutma gibi talimatlar yağdırabilirler. Bizzat tecrübe etmesem söyler miyim hiç! Ölsem unutmam. Koca beş gün sokakta yatıp cenazemizi beklemiş, alıp toprağa vermişiz. Bilmem kaç yüz kilometre yaparak köye varmışız da ablamın, öz be öz ablamın mevlidine gelen teyzelerden birinin radarına takılmışız da haberimiz yokmuş. Meğer o mutfak komitesi içindeki bir teyze, yıkadığım çay bardağına eksi not vermiş. Artık yağlı mı kalmış, yoksa deterjanını mı akıtamamışım geçmiş gün onu hatırlamıyorum da dediği sözü bir türlü unutamıyorum. “Sen ömrümde hiç mi bulaşık yıkamadın, kirli kaldı bu kirli! “Kirli! Kir…! Maalesef ölüm bile insanın içine işlemiş bazı kirleri temizleyemez ve cenaze evleri bunun en yakın şahididir.
Sonra en çok kim ağlıyorsa, gidene en çok o üzülüyor zannedilir. Ya ağlamamak emredildiyse, emir büyük!!! yerlerdense? Ya da utanılacak bir durumla eş tutmak öğretildiyse? Ya donuk, hissiz ve ruhsuz bir şekilde sadece etrafındakilere bakması için avuç avuç ilaç içirildiği için istese de ağlamayı beceremiyorsa? Ağlayamamış olmanın bedeli kimin hesabına yazılır? Oysa samimiyetle ağlayan en çok suçluluk hissedendir. Vaktiyle kırdığı için veya yeterince vakit ayırmadığı için. Bu böyledir. Cenaze evlerinde içten ve dıştan yapılan bütün konuşmalar leke bırakır. Sessizlik gerekir oysa, uzun, saygın, olgun bir sessizlik… Ölenin yakınını ya da ölümün nedenini, nasılını düşünmek bile insanın kendi ölümünü düşünmekten kaçması için bir bahanedir.
Yaşamın hakikati ölümün sırtında vesselam! Düşünen teslim olan için reçete de bellidir. Kabir de mezar da kefen de daha sevimlidir. Ne diyordu şair; Artık kefenlenmiş insan ölüsü gördüğümde, kendini, emin ellere teslim etmiş, bütün yaraları özenle sarılmış bir hasta olduğunu düşünüyorum. Çok yıpranmıştı, çok yaralanmıştı ama artık iyi olacaktı yoksa böyle sakin sessiz ve kıpırtısız yatabilir miydi?
Gamze Koç

İçim dağlandı. Bazı acılar icin hep bunu dusunurum ben boyle hissediyorsam yasayan kim bilir nasil yaniyor nasil dayanacak buna .. Rabbim kuvvet versin cekene. Tüm kalbimle sariliyorum 🫶
Rabbim sehitlerimizin mekanini cennet eylesin yakinlarina sabirlar versin. Elinize kaleminize saglık…
Çok anlamlı bir yazı olmuş, o tür yaşananları çok güzel resmetmişsiniz . İnsan olarak hep karşımızdakini dikkatsiz bir üslupla yermeyi tercih ediyoruz. Lisanı Hal ile anlatmanın daha değerli olduğunu unutuyoruz.
Şehitlerimize Allahtan rahmet, yakınlarına ve ülkemize baş sağlığı diliyorum…