KÜLLERİNDEN DOĞMAK

Bir kitabı okumak, bir yazarı tanımaktır. Tabiî, kendimiz olduğumuz yerde bilmekten bilgeliğe doğru yönelmektir. İdrakimiz ve kalbimiz kadar anlamaya gayret etmektir. Yazarı, olduğu halde kabul etmek, arayıp bulmak, kendi âleminde ziyaret etmektir. Belkıs Altuniş Gürsoy, yazı dünyasına bizi davet ediyor. Gürsoy, Anadolu topraklarına yeniden bakıyor, dünden bugüne köprü kuruyor. Gürsoy’un özü gönül arıyor.

Kelimeleri, art arda maddeden manaya davet ederken, göz göze, diz dize kahve sohbeti tadında akıyor. Erzurum doğumlu olan Gürsoy, bizi yazıhaneden alıp topraklarına götürüyor. Gazâlardan, dağlardan, ırmaklardan, yollardan… Türlü hallerden hayata can veren rızaya varıyoruz. Havayı, suyu, toprağı, nebatı… Doğayı derin derin soluyoruz, kendimizle hizalanıyoruz. Gürsoy sözü özünden anlatıyor, edepten edebiyata varıyor. Prof. Dr. Belkıs Altuniş Gürsoy, mezun olduğu Atatürk Üniversitesi Yeni Türk Edebiyatı Bölümü’nde, Gazi Üniversitesi, Marmara Üniversitesi ve Aydın Üniversitesi’nde hizmet verir, bir nesil yetiştirir. Eşinin görevi sebebiyle Roma’da bulunduğu dönem, İstanbul’da mabet gibi sevdiği bir kütüphanede eski öğrencisiyle karşılaşır. Aynı zamanda hemşerisi olan Ömer Hatunoğlu, “Erzurumlunet adıyla yayınlanmakta olan internet gazetesinde yazı yazar mısınız?” diye teklifte bulunur. Gürsoy, tereddütsüz “Evet!” der. Vatanına ve insanına hasrettir. Gönül bağından ses vermeyi arzu eder. Erzurumlunet ve Erzurumluhaber adlı haber sitelerine yazılarını göndermeye başlar. Şimdi Mola Zamanı, bu yazılardan mürekkep alan hikâye, kitap tanıtımı ve denemelerden bir araya gelen yazı demetidir. Ötüken Yayınları vesilesiyle okurlar, sayfalara dokunarak, koklayarak okumanın güzelliğine varıyor. İnternet yayıncılığı günden güne yayılırken, yazıları bir kitapta toplamak zamana anlam veriyor. Yazarımızın dört yıllık Roma günlerinin özü, bu kitapla dile geliyor. Batı’dan Doğu’ya bakmak, kendi topraklarında yeniden kendini bulmak demek belki de… Kitap, Anadolu Kadınıydılar Onlar yazısıyla bizi karşılıyor. Anadolu ruhuyla aman dileyene derman olan kadınların hayatını aktarıyor. Zehri bal eden kadınların dünyasının kapılarını aralıyor. Yazarımız, “Niyet hayır, akıbet hayır” diyerek iyiye, güzele, doğruya adım atabilmenin yolunu anlatıyor. İnsan, aile, toplum, gelenek, dünya ve popülizm, doğu bilgeliği, bilim ve gönül insanları, yerel kelimeler ve deyimler, kimlik ve medeniyet gibi kavramları değerlendiriyor.

Yazarımız, “Biz pergel gibiyiz, bir ayağımız din üzerinde durur, öteki ayağımız yetmiş iki millette” diyen Hz. Mevlânâ’nın dillinden, gönlünden yeni yolları yorumluyor. Anadolu’yu gönül insanlarıyla betimleyen Gürsoy, kalemiyle gönül ehlini yeniden doğuruyor. Anadolu Kadını’nın sabrıyla bütüne bakıyor, bütüne davet ediyor.  Kelimeleriyle medeniyeti korumaya devam ederken, ana yüreğiyle kol kanat geriyor. Anadolu’nun tarihi, imarı, ilmi ve irfanı sayfalarda yerini buluyor. Geçmişe, halimize bakıp ağlamıyor; nereden geldiğimizi hatırlatıp bugüne dair yapılması gerekenleri vurguluyor. Yahya Kemal ve imtidad kavramı dile geliyor. Devamlılık ve birlikte yürüyebilmenin değerini belirtiyor. Şimdi Mola Zamanı, söz sanatı yapıyor, Roma’da geçen dört yıla atıf yapıyor, lakin sanıldığı gibi mola vermiyor. Medeniyeti anlamaya ve anlatmaya devam ediyor. Okurlara hanımeli kokuları veriyor.

Bahtımıza geleni almaya, Bahtname’yi okumaya başlıyoruz. Erzurumluhaber adlı haber sitesi ve Bizim Külliye adlı Elazığ’da yayınlanan kültür sanat ve edebiyat dergisinden derlenen yazılarla Divan Kitap sayesinde buluşuyoruz. Yerelden evrensele, temiz dili ve yalın anlatımıyla, gönül dünyamıza sesleniyor. Hayatımıza, kültürümüze, edebiyatımıza, sanatımıza tat veriyor. İnsanın bir yanıyla aciz, bir yanıyla azim ve iradeyi giyinip yolda olmaklığını anlatıyor. Mümbit topraklarını, edebiyatın kanatları altına alarak, Mevlânâ’dan Yunus’tan, sevgi temelli hayat felsefesiyle ifade ediyor. Medya’ya değerler bağlamında önerilerde bulunuyor. Okullarda güzel ahlak, etik, estetik, değerler eğitimi derslerine yer verilir mi? diye soruyor. Aile kültürü, komşuluk kültürü, akrabalık kültürü, apartman kültürü, mahalle kültürü, şehirde yaşamak kültürü, kamu alanlarını kullanmak kültürü, öfke ve sabır kültürü gibi dileklerini sıralıyor. Bu kadar gayretle insanî kalkınmaya geliyor. Mümkün mü? Bir yolu var mı? İnanı görmek, duymak, anlamak, anlam dünyasına adım atmak, topluma kazandırmak mümkün mü? İnsan olmadan, insanî kalkınma olmadan, rakamlar üzerinden ekonomik kalkınma ve refah toplum yapısı düşünülebilir mi? diye düşündürüyor. “Daha iyi bir dünya için eksik olan nedir, neyi noksan bıraktık, nerede yanlış yaptık?” derken bizden bir yanıt bekliyor.

Yazarımız tevazuyla haddimizi de, kadrimizi de hatırlatıyor. Dağları denizleri aşıyor, ütopya değil, Ahmet Yesevî’den Farabî’ye yine insan diyor. Tarihin sayfalarını aralıyor, İbn Battuta’dan La Montraye’ye seyahatnamelerle Anadolu’yu geziyor, yine insan diyor. Edebî portrelere değiniyor, romantizmde kalmıyor, Fuzûlî’den Roger Garaudy’e yine insan diyor. Gönül ehline, gönül diline sığınıyor, yine insan diyor. Unuttuğumuz insanlığı, yer ile gök arasında, sonsuzluğun rızasında bize hatırlatıyor. Hayata gurbet, ölüme hicret diyerek sözü sırlıyor. Hayattan ölüme, ölümden ebedî hayata, berhayat diyerek mutlu ve huzurlu insanın yolunu izliyor. Gürsoy, edebî dili ve güzel anlatımıyla ömrümüze ömür katıyor.

Bir iki kelime ile anlatabilir miyiz yazarımızı? Bilgisini görgüsünü aktarabilir miyiz? Peki, yazarları ve kitaplarını konu edinmemizin sebebi nedir? Belki de post-modern zamanlarda insanın değerini birlikte hatırlamak ve hatırlatmaktır; sev-e-yazmak, bil-e-yazmaktır, yârân olmaktır. Gürsoy, okurlarına mektup tadında denemeler yazarken, kendine özgü dili ve anlatımı, güzel dili anlamaya ve konuşmaya teşvik ediyor. Fark ettirmeden bir özlem veriyor, iyi olanı okumaya ve yazmaya. Fark ettirmeden özlem gideriyor, yokluğunda bilmediğimiz, tatmadığımız dilin lezzetine. Gürsoy insana, insanı tanımaya, insana doğru adım atmaya, anka kuşu gibi Kaf Dağı’nı aşmaya yol arıyor. “Kahır silsilelerinden sonra yola devam etme sabrı ve tahammülünü gösterebilir miyiz?” diye soruyor. İnsanlığı küllerinden yeniden doğmaya; kendini bulmaya, bilmeye, anlamaya, anlatmaya davet ediyor. “Yetmiş iki millete bir gözle bakmayan, halka müderris olsa da, Hakk’a âsîdir” sözü ile yürüdüğü bütün yollarda, görülmez bağlarla birbirimize bağlı olduğumuzu hatırlatıyor. Gürsoy bitmeyen, tükenmeyen hikâyemizi anlatmaya devam ediyor.

Müge Aydın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir