“Ahmet, kapıya bak! Yarım saattir çalıyor, duymuyor musun?”
“Tamam, tamam. Baktım!”
İsteksizce kapıyı açtı Ahmet. Karşısında Manav Osman duruyordu. Onun bu saatte gelmesine şaşırdı. Manav Osman’ın elinde içi havuç dolu kocaman bir poşet vardı. Soran gözlerle soğuktan kaskatı kesilmiş eline, dimdik saçlarına ve al yanaklarına baktı.
“Oğlum, bu hafta havucu fazla almışız. Dükkânda çürüyeceğine bir insanın kursağına girsin, dedim. Afiyetle yiyin.”
Teşekkür ederek onun elinden poşeti alıp kapıyı kapattı Ahmet. Mutfağa gidince ev arkadaşı Erhan, alaycı bir tavırla sordu.
“Hayırdır oğlum, ne diye bu kadar havuç aldın, A vitaminin mi düştü?”
“Bırak dalga geçmeyi. Osman Amca getirmiş. Sağ olsun, bizi düşünmüş.”
“Keşke havuçların üstüne üç beş meyve de atıverseymiş. Kursağımız şenlik yapardı.”
“Patatesin yanında ne yiyeceğiz diye düşünmeyeceğiz bu akşam. Rendeler, salata yaparız. Hem ne demişler: Bedava sirke, baldan tatlıdır.”
Bütün hafta boyunca her gün havuç yediler. Bazen salata yapıyor, bazen de yıkayıp katır kutur atıştırıyorlardı. Hem yiyorlar, hem de yakında tavşan gibi ön dişlerinin uzayacağını iddia ederek gülüşüyorlardı.
İkisi de öğrenciydiler. Ahmet İktisat Fakültesi, Erhan ise Yıldız Teknik Üniversitesi’nde okuyorlardı. Anadolu çocuğuydular. Aileleri orta halli insanlar olduklarından, onların gönderdiği harçlıkla kıt kanaat geçiniyorlardı. Büyük şehrin masrafı da pek çoktu. Kira, elektrik, su derken en çok tutumluluk gösterdikleri kalem, mutfak alışverişi oluyordu haliyle.
Bir akşam yine patates yemeği ve havuçtan oluşan mütevazı yemeklerini yedikten sonra ellerine kitaplarını alıp ders çalışmaya başladılar. Biraz sonra Erhan yerinden kalkıp Ahmet’in önüne geldi:
“Canım ne istiyor, biliyor musun kanka?”
Ahmet soran gözlerle “Ne?” der gibi baktı.
“Bol kuzu etli pilav. Tane tane dökülen pilavın üstüne boca edilmiş kadar çok et. Yanında buz gibi ayran. Off!.. Ne çok çekti canım.”
“Sen üstüne baklava da istersin şimdi.”
“Oldu da olmaz mı dedik? Şahane olur vallahi!”
“Aç tavuk kendini darı ambarında sanırmış. Biz sade pilav yapamıyoruz, beyimizin istediklerine bak! Dua et de mahalleden biri ölsün. Belki bir tabak pilav uzatırlar bize de.”
“Tövbe tövbe, canımız pilav istedi diye kalktın birini öldürdün yahu! Olacak iş mi bu senin dediğin?”
“Başka bir yolu varsa, ben bilmiyorum arkadaş.”
“Aman, seninle ne hayal kurulur ne de konuşulur.”
İkisi de kalemi eline aldı ama etli pilav görüntüsünü hayallerinden kovamadıkları için çalışamadılar o akşam.
İlerleyen günler çok yoğun geçti. Yakında vizeler başlayacaktı. Günlerce çalıştılar. Kimi zaman arkadaşlarında çalışıyor, eve geç geliyorlardı. Yemek yapmak bir yana, yemek yemeye bile fırsat bulamıyorlardı. Şu vizeler bitse, biraz rahat edeceklerdi. Dinlenmeye bol bol zaman bulurlardı. Finallere daha çok vardı nasılsa.
O günlerden birinde Erhan’ın uzaktan akrabası Melahat Hala, onları yemeğe davet etti. Daveti alınca birbirlerinin yüzüne bakıp aynı şeyi düşündüler: Etli pilav yiyeceklerdi. Nihayet. Bu etli pilav onlarda adeta bir takıntı olmuştu. Erhan’ın anlattığına göre Melahat Hala tuzu kuru biriydi. Kaç yerden kira alıyordu. Çocuğu da olmadığından epey variyet biriktirmişti. Bunu nereden mi biliyordu? Babasından onun hakkında çok hikâyeler dinlemişti.
Bu Melahat Hala gençliğinde çok güzel bir kızmış. Çarşıya çıktığında beline kadar uzattığı saçlarını savura savura öyle bir yürürmüş ki çarşı esnafı kapı önlerine çıkar ve o gözden kayboluncaya kadar arkasından iç geçirerek bakarlarmış. O kimseye yüz vermezmiş. Hayalleri varmış, zengin bir adamla evlenecekmiş. Kocası hizmetçi tutacak, karısını rahat ettirecekmiş. Kendi götüremediği zamanlar karısının emrine şoför verecek, O, canı nereye isterse oraya gidecekmiş. Bu küçük kasabadan başka türlü kurtulamazmış.
Hayallerindeki gibi biri talip olunca, hiç düşünmeden o zengin adamla evlenmiş. Tantanalı bir düğün yapılmış ona. Oldukça kalabalık geçen düğünde yenmiş, içilmiş, eğlenilmiş. Herkes ama en çok Melahat mutluymuş. Gönlüne göre bir koca bulduğundan içi içine sığmıyormuş. Düğünden sonra aile fertleriyle ağlayarak vedalaşmış. Gelin arabasına binip giderken annesi arkasından bir maşrapa su dökmeyi unutmamış, sular seller gibi gitsinler diye.
İstanbul’a gelin geldiğinin ertesi günü kocası sabah ezanında işe gitmiş. Ertesi gün ve daha ertesi gün, bu hep böyle devam etmiş. Evinde hizmetçisi, kapısında şoförü varmış. Evde rahatı yerindeymiş. İstediği zaman istediği yere gidiyor, ne isterse alıyormuş. Tek eksiği varmış, yanında olmayan kocası.
Böyle geçerken zaman, çocuğu da olmayınca, içine kapanmaya başlamış. Mutsuzmuş. Evet, zengin bir hayatı varmış ama kocasının koluna girip boğazda bir çay içemedikten, birlikte vakit geçiremedikten sonra ne kıymeti varmış? Sokakta çocuğunun elini tutup neşeyle gezen insanlara gıptayla hatta bazen kıskançlıkla bakar olmuş. Ne çare, hayatında değişen tek şey, yüzünde beliren çizgiler ve saçına düşen aklar olmuş. Uzak akrabası Erhan’ın okumak için İstanbul’a geldiğini öğrenince onu görmek ve özlediği memleketi hakkında haber almak için onu yemeğe davet etmek gelmiş aklına. Arkadaşını da alıp gelmesini söylemiş. Erhan bunları anlatınca Ahmet iyice merak etti Melahat Hala’yı.
Randevu günü erkenden hazırlandılar. Tıraş olup limon kolonyasıyla serinlettikleri yüzlerinden gülücük eksik olmuyordu. Gidecekleri semt onlara uzaktı. Üç vasıta gidecek, üç vasıta döneceklerdi. Bu biraz canlarını sıksa da yemek daveti akıllarına gelince büyük bir gayretle yola koyuldular.
Vapur iskelesinde beklerken karşılarına geçen küçük kız, boynunu büküp para istedi. Doğrusu para istemeyi iyi öğrenmiş. Ağzını yaya yaya Allah rızası, diyerek istedi. Bizimkiler zaten meteliksiz, bir de yol parası verecekler, bütçe dağılacak. Kızı uzaklaştırmaya çalıştılar. Ne kadar uğraştılarsa da başaramadılar. Sakız gibiydi, yapışmıştı sanki, gitmiyordu. En sonunda Ahmet dayanamadı, gözlerini pörtletip dişlerini sivriltti ve ellerini de pençe gibi saldırmaya hazır hale getirerek hırladı. Kız korkup çığlık çığlığa kaçtı. Oh be! Nihayet şu sarı sakızdan kurtulmuşlardı. Erhan’ın gülüşlerine yan taraftan gülüşmeler de eklenince kendine geldi. Genç kızlardan oluşan grup gülerek onu alkışlıyordu. Biraz fazla mı ses çıkarmıştı acaba? Çok utandı. Başına ilk defa böyle bir şey geliyordu. Neyse ki bekleme salonunun kapılarını açtılar, o da utancından kurtuldu. Vapurun en tenha yerine geçip oturduklarında Erhan hala gülmeye devam ediyordu.
Belediye otobüsünde oturmaya yer yoktu. Olsun, ayakta giderlerdi, gençti onlar. Tıkış tıkış otobüse bindiler. Öyle kalabalıktı ki nefes almak bile zordu. Bir de hiç durmadan ağlayan bebek sesi onları perişan etti. Bebek haklıydı, bu otobüste gülerek gitmek mümkün değildi. Birbirlerine bakarak yapacak bir şey yok, dercesine boyun büktüler. İnecekleri durağa geldiklerini son anda fark etmeseler kim bilir ne kadar yürümeleri gerekecekti. İtişe kakışa indiler otobüsten. Derin bir nefes aldılar. Evin yakınındaydılar.
Kapıyı hizmetçi kız açtı. Onları salona buyur etti. Melahat Hanım’ın az sonra yanlarına geleceğini söyledi. Oturdular. Salon çok genişti. Eşyalar pek yeni olmamakla birlikte oldukça kaliteliydi. Biblolar, avizeler, perdeler, duvardaki lambriler… Her şeye dikkatle bakıyorlar ve eşyalar ile sahibi arasında benzerlik bulmaya çalışıyorlardı. Nihayet Melahat Hala kapıdan girdi. Onları oldukça sıcak karşıladı, hatırlarını sordu. Erhan ile geçmişiyle ve eski çevresiyle ilgili bazı konularda bilgi aldı. Muhabbet gayet tatlıydı. Az sonra yemeğin hazır olduğunu bildiren yardımcısı, Melahat Hanım’ın koluna girmek istediyse de gençler izin vermediler. Aynı anda ikisi de kollarını uzatınca Melahat Hanım ikisinin de koluna girdi ve masaya doğru yürüdüler.
Masanın üzeri yemeklerle doluydu. Salatalar, zeytinyağlılar ve ortada kapaklı bir sahan. İçinde kesin etli pilav vardı, etler soğumasın diye kapatmışlardı. Sevinçten kalplerinde kuşlar öttü sanki. Görüntü iştah kabartıcıydı. Sabırsızca yemeğe başladılar. Çorbadan sonra ana yemek geldi. Yanına pilav koymak için ortadaki sahanın kapağı açılınca Ahmet ve Erhan aynı anda “Yooo, hayır!” diye çığlık attılar. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Pilava korkuyla ve şaşkınlıkla bakıyorlardı. Melahat Hanım ve yardımcısı da şaşırmışlardı. Neden böyle davrandıklarını anlamaya çalışıyorlardı.
“Benim gördüğümü sen de görüyor musun kanka?”
“Sen de aynı şeyi mi görüyorsun yoksa?”
“Galiba. Allah’ım, neydi günahım?
“Ne günahı oğlum, bu bir kâbus!”
“Burada da mı karşımıza çıkacaktı? Yoo, buna dayanamam. Ben gidiyorum. “
“Bekle Ahmet, ben de geliyorum.”
Apar topar kendilerini dışarı attıklarında hizmetçi kız, elinde havuçlu pilav dolu kaşıkla kalakalmıştı.
Nurhayat Örencik
- UMURUMDA DEĞİL - 17.12.2025
- ETLİ PİLAV - 11.04.2025
- KAHVE - 16.02.2025
- TEBRİK KARTLARI - 20.01.2025
- BİLMECE - 15.01.2025
- SAKLAMAK - 20.05.2024
- SEN SUS KALBİN KONUŞSUN - 03.02.2024
- MÜTEKABİLİYET - 30.12.2023
- DİKEN-3 - 18.12.2023
- DİKEN-2 - 06.12.2023
- DİKEN - 30.11.2023
- ÇİÇEK - 02.11.2023
- TÖRE - 04.10.2023
- BATTANİYE SICAKLIĞI - 25.09.2023
- ZIR DELİ - 12.06.2023
