DİKEN-2

Diken konusunda birkaç yazıya konu olacak kadar çok malzeme olduğunu söylemiştim. Atasözü, deyim ve fıkra yazılarını takiben hikâye ve masal geliyor şimdi. İlk hikâyemiz Mesnevî’den:

YOL KENARINA DİKEN EKEN ADAM

Adamın biri, bir yolun kenarına dikenler ekti. Dikenler büyüyüp gelişince yoldan geçenleri rahatsız etmeye başladı. Gelip geçenler:
“Bu dikenleri sök, insanları rahatsız etmesinler.” demeye başladı. Adam bunları duyuyor fakat aldırmıyordu. Bir gün Allah’ın bir velisi ona:
“Mutlaka bu dikenleri sök!” dedi.
Adam itiraz etmedi. “Evet, mutlaka bir gün sökerim.” dedi. Adam ha bire yarın, yarın dedikçe dikenler büyüyüp kuvvetleniyordu. Veli adama:
“Ey vaadinde durmayan adam, sök şu dikenleri, bu işi sürüncemede bırakma.” dedi. Adam:
“Babacığım, bir hayli gün var, bugün olmazsa yarın. Bir gün mutlaka bu işi yapacağım.” dedi.
Allah’ın velisi bunun üzerine şu sözleri söyledi:
“Sen hep yarın diyerek bu işi erteliyorsun, fakat şunu bil ki her geçen gün o dikenler büyüyüp güçleniyor, dikenleri sökecek olan sen ise güç kuvvet kaybediyorsun. Dikenler gün geçtikçe gençleşiyor, sense ihtiyarlıyorsun.”

Hata ve yanlışlarımız azken, günahlarımız küçükken bunları telâfi etme yoluna gidersek fazla zorlanmayız; fakat yanlışta, hata ve günahta ısrarcı olup telâfisini ve tövbesini geciktirirsek buna zaman ve fırsat bulamayabiliriz. Dikenleri güçlendirmek yerine iyiliklerimizi güçlendirmeliyiz.

Sırada, diken konusunda anlatılan bir masalımız var. Bu masal “Ayağına Diken Batan Horoz, Ayağına Diken Batan Karga, Ayağına Diken Batan Keloğlan” şekillerinde de anlatılıyor.

AYAĞINA DİKEN BATAN SERÇE

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde; ben diyeyim şu yamaçtan, siz deyin bu ağaçtan.
Minik serçe uçtu yuvasından.
Atladım kanadına, geçtik sizin oradaki yayladan.
Biz böyle dolanırken bahar gelmiş çoktan.
Topladık meyveleri ağaçtan.
Girdim bir kirazın içine, tutundum çekirdeğine.
Gittik bilinmez yerlere…
Susayınca durduk bir çeşmede.
Çeşmede rastladım bir dervişe.
Derviş bana öyle güzel bir masal anlattı ki kırk yıl dinlesem doyamam tadına.
E size de anlatayım, yaslanın arkanıza.

Çok uzak diyarlardan birinde bir orman varmış. Bu ormandaki bütün hayvanlar huzur ve neşe içinde yaşarlarmış. Kuşların cıvıl cıvıl şarkı söylediği, derelerin şırıl şırıl aktığı, çiçeklerin mis koktuğu bu ormanda bir gün minik serçenin ayağına bir diken batmış. Minik serçe canının acısıyla inleye inleye o daldan bu dala uçmuş ama ne yaptıysa dikeni çıkaramamış. Derken hemen yakınında bir kulübe görmüş. Kulübenin önünde tatlı mı tatlı tonton mu tonton, ak yaşmaklı al yanaklı bir nine oturmuş, bağdaş kurmuş, hamur yoğuruyormuş. Hemen yanındaki fırında da mis kokulu ekmekler yapıyormuş. Minik serçe yavaşça süzülerek ninenin yanına gelmiş. “Nine, canım nine. Ayağıma diken battı çıkarıversene.” demiş. Nine minik serçeyi önce yavaşça eline almış, kanatlarını okşamış. Sonra minik serçenin hiç fark etmediği bir anda dikeni pıt diye çıkarıvermiş. Minik serçe derin bir “Ooh!” çekmiş. Teşekkür etmiş nineye. Sonra da demiş ki :”Nine, bu dikenimi sakla. Benim küçük bir işim var. Geldiğimde dikenimi bulamazsam o mis kokulu ekmeklerinden birini alır kaçarım.” demiş. Nine “Tamam” deyip söz vermiş ona, minik serçe de süzülerek uzaklaşmış. Nine yine ekmeklerini pişirmeye devam etmiş. Bir ara ateşin yanındaki dikene ilişivermiş gözü, almış eline. Bu küçücük diken parçası ne işine yarayacak ki minik serçenin. Zaten gelip gideceği de yok, demiş ve dikeni ateşe atmış. Ama bir gün bizim minik serçe çıkagelmiş. “Nine dikenimi versene!” demiş. Nine mahcup olmuş, başını önüne eğmiş ve “Ben o küçük diken parçasının senin işine yaramayacağını düşündüm ve onu ateşe attım” demiş. Minik serçe hem üzülmüş hem sinirlenmiş. Ninenin o mis kokulu ekmeklerinden kaptığı gibi uzaklaşmış.

Uçmuş, uçmuş, dere tepe geçmiş. Öyle güzel bir yaylanın üstüne gelmiş ki yemyeşil çimenlerde koyunlar, kuzular otluyormuş. Hemen bir ağacın dibinde de çoban dinlenmekteymiş. Yavaşça çobanın yanına gelmiş. Ekmeğini kenara bırakmış. “Çoban kardeş, çoban kardeş, bu ekmek sütüne katık olsun lakin sakın ben gelmeden yeme.” deyip çobandan söz almış. Çoban ona söz vermiş, minik serçe demiş ki bir de: “Eğer ben geldiğimde ekmeğimi bulamazsam en güzel koyunlarından birini alırım.” Demiş ve uzaklaşmış. Çoban beklemiş, beklemiş. E karnı acıkmış, Gitmiş, koyunlardan birini hemen sağmış, sıcacık sütü almış önüne, ekmeği de doğramış. Biraz daha beklemiş. Ama minik serçenin geleceği yok. Dayanamamış, yemiş. Derken bizim minik serçe çıkagelmiş. “Çoban kardeş, çoban kardeş, ekmeğimi ne yaptın?” demiş. Çoban biraz da pişkin bir tavırla “Mis gibi koktu ekmek. Üstü susamlı çörek. Sen bekle dedin ama mideme indi direk.” deyince minik serçe kızmış, en güzel koyunlarından birini aldığı gibi oradan uzaklaşmış.

Uçmuş, uçmuş. E biraz yorulmuş. Hemen yakında bir yer ararken dinlenmek için, bir düğün evi fark etmiş. Yavaşça düğün sahibinin yanına inmiş. Koyunu da yanına bırakmış. Düğün sahibine: “Koyunum size emanet. Ben tekrar geldiğimde eğer koyunumu bulamazsam gelininizi alır kaçarım.” demiş. Düğün sahibi biraz da küçümseyerek içinden “Minik serçeye bak hele, gelinimizi alıp kaçacakmış.” diye geçirmiş ancak minik serçeye de belli etmemiş. “Tamam.” demiş. Sonra bizim minik serçe oradan uzaklaşmış. Düğün sahibi öyle bir düğün yapmış ki kırk gün kırk gece süren cinsten. Eskiden öyle olurmuş düğünler. Uçsuz bucaksız sofralar, ardı arkası kesilmez misafirler… Derken düğün sahibinin misafirlere ikram edeceği yemek bitmiş. Hemen gözüne minik serçenin bıraktığı koyun düşmüş. Onu da kesip ikram etmiş. Ama bizim minik serçe çıkagelmiş. Sormuş tabi koyununu düğün sahibine. “Nerede benim koyunum?” Düğün sahibi cevap veremeyince durumu anlamış, gelini kaptığı gibi uzaklaşmış oradan.

Uçmuş, uçmuş, uçmuş e susamış, yorulmuş. Tam bir çeşme ararken aşağıda bir çeşme görmüş, yavaşça çeşmenin yanına inmiş. Gelini de nazikçe çeşmenin yanına bırakmış. Suyunu içerken bir türkü sesi ama nasıl dertli. Bakmış türkü sesinin geldiği yöne. Bir de güzel davul çalıyormuş ki bu türküyü söyleyen kişi. Seslenmiş ona “Davulcu kardeş, davulcu kardeş. Sen bana davulunu ver, ben de sana bu güzel gelini vereyim.” demiş. Davulcu şöyle bir gelinin olduğu tarafa bakmış ki bir de ne görsün? Evet, sevdiği kız gelinlikler içinde karşısında. Şaşırmış. Aramızda kalsın ama gelinin de onda gönlü varmış. Fakir diye babası ona vermek istememiş. Onlar hemen birbirlerine sarılmışlar. Minik serçe farkında bile olmadan iki seveni kavuşturmuş. Davulcu da seve seve davulunu vermiş minik serçeye. Minik serçe davulunu aldığı gibi köyün minaresine çıkmış, başlamış çalmaya.

“Dikeni verdim, ekmeği aldım.
Ekmeği verdim, koyunu aldım.
Koyunu verdim, gelini aldım.
Gelini verdim, davulu aldım.”

Güm bede güm güm, güm bede güm güm …

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş. Biri anlatana, biri dinleyene, biri de emanetine sahip çıkanların başına…

Diken konusunu araştırırken karşıma Milliyet.com sitesinde 27.02.2007 tarihinde, Tanju ismiyle yayınlanmış bir yazı çıktı. Bu yazının kelimemle ilgili kısmını alıntıladım:

“ (…)
Adamın biri yürürken ayağına diken batıyor. Canı çok yanıyor ve sövmeye başlıyor dikene. Köpük köpük tükürükler saçarak dikene demediğini bırakmıyor adam. Diken dile gelerek; “Bana neden bu kadar öfkeleniyor, neden sövüyorsun acımasızca? Ben sadece tek bildiğim şeyi yaptım.” diyor. Adam çok şaşırıyor önce, sonra düşünmeye başlayınca anlıyor olup biteni. Hak veriyor dikene. “Yahu doğru diyor bu diken, tek bildiği şey batmak. O da tek bildiği şeyi yaptı, doğru, ona bu kadar sövmemeliydim ama canımı yaktı ki yaktı.” diyor.
Diken, yaradılışının gereğini yapıyor ama biz insanlar düşünebilen, öğrenebilen, neden-sonuç ilişkisi kurarak sentezleyebilen varlıklarız. Cehaletten kurtularak öğrenmeli, değişmeli, sürekli daha güzele doğru yol almalıyız.
(…)”

Bunlardan başka, Türk yayıncılığında dergi ismi de olmuş diken. Sedat Simavi tarafından İstanbul’da çıkarılan Osmanlıca edebî siyasî mizah gazetesi, 1918-1919, 8’er sayfa, sayı (1-27), bahası 5 guruş.
Dergi hakkında kapak yazısında şu bilgiler veriliyor:
DİKEN, Osmanlıca mizah dergisi.
Diken; siyasî mizah mecmuası- 9 Kanunisani 1919/1920
Her on beş günde bir Perşembe günleri çıkar.

Yirmi yedi sayıdan sonra kapatılan diken dergisi bugün, Sedat Simavi’nin torunu tarafından çıkarılmaya devam etmektedir:

DİKEN (İnternet gazetesi) Yaramazlara biraz batar!
Bağımsız, tarafsız, âdil haberler ve gazetecilik arayanların adresi.
Diken, genel yayın yönetmenliğini Erdal Güven’in, yazı işleri müdürlüğünü Emrah Temizkan’ın üstlendiği bir internet gazetesidir. 27 Ocak 2014 tarihinde yayına geçen gazetenin kurucusu, Sedat Simavi’nin torunu Harun Simavi’dir.

Görüldüğü gibi edebiyatımızda pek çok türde “diken” kelimesi konu olarak işlenmiş. Deyim ve atasözlerimizde, masal ve fıkralarımızda, hikâye ve mesnevilerde hatta dergi ismi olarak pek çok yerde karşımıza çıkan bu kelimenin şiirden nasibini almaması düşünülemez. Şiirler, bundan sonraki yazımızın konusu olacaktır.

NURHAYAT ÖRENCİK

Nurhayat Örencik

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir