ALDATILMAK

Metrobüs tıklım tıklım dolu. Akşam iş çıkış saati. Günün yorgunluğu yüzlerinden belli oluyor insanların. Kadını, erkeği evlerine bir an önce ulaşmanın telaşında.

Bir kadın tek kişilik koltuklardan birinde yer bulmuş olmaktan mutlu. Zira önündeki eşyalarla başka bir koltuğa sığması mümkün olmayabilirdi. Alışverişten dönüyor zahir, onlarca poşeti nasıl taşıyıp buraya kadar gelmiş, şaşırıyor insan. Taşınıyordur belki, belki de çocuğunu evlendirecektir, almış da almış. Yanında biri olsaydı da elinden tutsaydı keşke ama büyük şehirler ‘yakın insan’ kıtlığı yaşatıyor sakinlerine. Küçük bir kasabadaki gibi kolay ulaşılamıyor dost ve akrabalara. O da kendi başının çaresine bakmış işte.

Yaşlı bir adam ayakta duruyor. Önünde bir genç, uyumuş. Belli ki çok yorgun. Herkes kendi açısından bakar ya duruma, yaşlı adam eminim içinden epey saydırıyordur gence. Haklı da. Gençler yaşlılara yer vermeli yaşlarına hürmeten. Öte yandan genç de haklı, sabahın köründe işe gidip akşama kadar koşturmuşsa yorgunluktan ayakta duracak hali kalmamıştır.

Düşünce sarmalı bu, genç mi haklı yoksa yaşlı mı? Altmış beş yaş üstüne bedava seyahat hakkı doğduktan sonra o yaş grubundakiler sabahtan akşama gezmeye başladılar. Nasıl olsa para vermiyorum, diyerek otobüs, metrobüs, vapur, tramvay, metro… Devamlı geziyorlar. Eğer iş çıkış saatinde geri dönüyorlarsa, ayakta gitmeyi hak ediyorlar. Daha da vahimi, hak ihlâli yapıyorlar. Çalışanların rahatça evlerine dönme haklarını gasp ediyorlar. Bu durumda olanlar gitsin ayakta. Onlara az bile. Ama yaşını aldığı halde hâlâ çalışmak zorunda kalan yaşlılarımız da var. Değirmenin öğüttüğü buğday misali un ufak olan insanlar bunlar. Büyük şehrin çarkları arasında ezilenler. Bu gruba daima acır, merhamet ederim ben. İşte onlara yazık oluyor, haksızlık oluyor.

Bu düşüncelerle kitabımı açtım, okumaya başladım. Rahat değilim, yanımda bir hanım oturuyor. Daha doğrusu, daracık, bir buçuk kişilik koltukta iki kişi oturuyoruz. O koltuğu tasarlayanlar, çocuklular veya elinde paketleri olanlar için tasarladılar sanırım. Belki de tasarlamadılar da yerin gelişine göre genişçe bir koltuğu oraya münasip gördüler. Bilinmez. Bildiğim, yolum uzun, otobüs kalabalık, trafik yoğun. Vaktin geçmesi için kendime kitap sayfası ısmarlıyorum.

Epeyce yol aldık. Yanımdaki yolcu kalkınca ayaktaki hanımlardan biri yığılırcasına çöktü yanıma. Kalabalıktan sıyrılıp oturabilmesi büyük bir şans onun için. Derin bir nefes aldı. Kendi kendine:

– Üç kere kalp krizi geçirdim, doktor doktor dolaşıyorum, dedi.

Okuduğum kitaptan başımı kaldırdım. Çok yorgun görünüyor. Konuşacak insana da ihtiyacı var besbelli. Ben de kitabıma ara versem iyi olacak. Okuduklarımı sindirmem lazım.

– İnsan durup dururken üç kere kalp krizi geçirmez. Hayırdır?

Bunu sormamı bekliyormuş. Yüzünde büyük bir hayal kırıklığıyla anlatmaya başladı:

– Kocam beni bırakıp sekreteriyle evlendi. Genç sekreter aklını çeldi onun. Parası olduğunu gördü, kancayı taktı. Bizimki de zokayı yuttu. Gezip tozuyorlar. Yemeye para mı dayanır? Evleri satıp satıp o karıya yedirdi. Çocuğuna bile bir ev bırakmadı.

– Boşandınız mı?

– Evet, boşandık. Kirada oturuyorum şimdi.

Bunu söylerken hem şaşkın hem öfkeliydi. Onca yıldır aynı yastığa baş koyduğu, belki yokluk ve sıkıntılı yıllarını paylaştığı eşi, bir başka hanım yüzünden hem ondan hem de evladından bir çırpıda vazgeçmişti. Nasıl bir duygu seline kapıldıysa, aradaki yaş ve statü farkını bile dikkate almamıştı.

– Sana kim bakıyor?

– Oğlum. Zaten bir çocuğum var.

Dalgınlıkla dışarıya çevirdi bakışlarını. Bir süre bakındıktan sonra bana döndü. Anlatmaya devam etti.

-Başka çocuğumuz olmamıştı. Buna gözümüz gibi bakardık. Her istediğini yapmaya çalışır, onun mutluluk kahkahalarıyla gönenirdik. Sevgiyle, özenle büyüttük. Şimdi taksicilik yapıyor. Hem bana hem kendine bakıyor. Allah razı olsun oğlumdan, babasına çekmemiş. Yoksa o da atardı başından beni. O zaman ben ne yapardım, diye düşünmeden edemiyorum.

Oğlunun vefasını anlatırken nasıl da gururlanıyor. Hangi anne çocuğuyla gururlanmaz ki? Üstelik zor zamanlar geçirmişler ve zorluklara birlikte göğüs germişler. Kendilerine yeni bir hayat kurmayı başarabilmişler. Savrulmamışlar. Savrulmamışlar fakat kadının bedeni bu beklenmedik haksızlığa çok da kayıtsız kalamamış; hastalık sinyalleri vermeye başlamış.

Kim bilir ne kadar rahat bir hayatı bırakmak zorunda kaldı. Evi, eşyaları, çevresi… Alışkanlıklarının hepsini geride bırakmanın yanında bunca yıllık eşinin ihanetini ve yıkılan güvenini kaldırabilmek çok kolay olmasa gerek.

Konuşmuyoruz. İkimiz de düşünceye daldık. Onun ne düşündüğünü bilemem fakat ben durum muhasebesi yapıyorum içimden. Anlaşamıyorlardı belki de. Adamın eşinden beklentileri vardı ve bunları hanımı karşılayamıyordu. Adam kendisini geliştirmişti fakat kadın evlendiklerinden beri aynıydı, bir milim ilerlememişti. Aralarında uçurum oluşmaya başlamıştı. Hani hep görürüz, eşlerden biri ilerler, diğeri bozuk saat gibi yerinde sayar. Belki de böyleydi ilişkileri.

Fakat bu doğru olsa, adamın eşi ile meselelerini hukuken halletmesi, hanımının ve çocuğunun haklarını teslim ederek onlara mallarından hak ettikleri payı vermesi, ondan sonra yeni bir hayata yelken açması gerekmez miydi? Bu durumda kimse mağdur olmaz, bu hanım kaderine razı olur, evladıyla yokluk çekmeden hayatını devam ettirirdi. En azından aldatılmış hissetmezdi. Yine sordum:

– Kocan ne iş yapıyordu?

– Müteahhitti. Otuz beş yıllık evliydik. Hiçbir şey kalmadı bize. Zamanında çok yalvardım, beni isteğe bağlı sigortalı yaptır, diye. Umursamadı. Şimdi ne sağlık sigortam var ne de maaşım. Hastalanınca çok yük oldum oğluma.

Derin bir iç geçirdi, yine başını cama doğru çevirdi. Yaşadıkları ağır geliyor ona.

Düşündüklerimde haklıydım. Kadın ve oğlu haksızlığa uğramıştı. Otuz beş yıl boyunca kadının sigortasını bile yatırmaya değer bulmamıştı kocası. Buna gerek görmemişti. Haksızlık etmeyeyim, “Ne gerek var, ben ölürsem maaşım ona kalacak nasılsa.” şeklinde düşünmüş de olabilirdi. Nerden bilsin genç sekreterinin aklını çeleceğini, değil mi? Düşündükçe adama daha da kızdığımı fark ettim.

Evlilik çok enteresan bir müessese. Her türlü olay görülebiliyor. Daha doğrusu insanın olduğu yerde olmayacak iş yok, her şey olabilir. İnsanların yüzleri birbirinden nasıl farklıysa düşünceler ve duygular da çok farklı. Üstelik çok değişken. Vefa abidesi insanların yanında, duruma göre fikrini değiştiren bukalemunvâri insanlar da mevcut maalesef. İnsan sonuçta. Yüzde yetmişi su. Erdemlerini geliştirmediyse, içine girdiği kabın şeklini alabiliyor.

Metrobüs ineceğim durağa geldi. Kalabalık biraz azalmıştı. Kapıya ulaşmam kolay olacak, diye düşündüm. Yanımdaki hanımdan müsaade isteyip aradaki boşluğa geçtim. İyi akşamlar, diyerek indim. Ben onun dert yumağı hayatını bir nebze olsun öğrenmiş fakat derdini hafifletememiştim zira kimse bunu başaramazdı.

Metrobüs önümden giderken o yaşlı adamın bir koltukta oturduğunu ve yorgunluktan sızdığını fark ettim. Tıpkı yol boyunca uyuyan genç gibi.

Nurhayat Örencik

Nurhayat Örencik

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir