İYİ…

İyi bir uykuya öyle çok ihtiyacım var ki… Günlerdir gözüme uyku girmiyor. Çok tedirginim. İçimde anlamlandıramadığım bir huzursuzluk, neşesizlik hali. Neden? Ufak tefek birkaç sebep var elbette ama bunlar uykuyu adeta geri gelmeyecek şekilde kaçırtacak sebepler değil ki.
Belki gurbete yolladığım çocuğumu merak etmekten kaynaklanıyordur bu uykusuzluğum. Acaba ondan mı? Hayır, sanmıyorum. Büyük oğlum üç yıldır gurbette ve buna o da biz de alıştık. Bir ay yurt dışında, bir ay İstanbul’da yaşıyordu nasılsa. Gene de gittiğinin ilk zamanları her hafta görüntülü arar, yüz ifadesinden mutlu veya mutsuz olduğunu anlamaya çalışırdık. Elimizden dua etmek dışında bir şey gelmediğini bildiğimiz halde. Sonraları biraz onun tavrı, biraz da bizim tevekkülümüz devreye girdi. Pandemi zamanı beş buçuk ay Türkiye’ye gelemedi. Gelebildiği zamanlara şükrettik sonraları. İnsanoğlu beterin beterini görünce duygularına fren koymayı da öğreniyor.
“Oğlumuz” isimli muhteşem hikayesinde anne babanın, bilhassa annenin camın önünde sabahlara kadar oğlunu bekleyip geldiğini duyduktan sonra eşini uyandırarak haber vermesini, sonra da seccadeyi serip namaza durmasını ne güzel anlatır Tarık Buğra. Babanın oğlunun odasına girip uykuda onu seyretmesini, koca adam oluşunu fark etseler bile hâlâ eski günlerdeki tavrını beklediklerini de…
Küçük oğlum da bu hikâyedeki genç gibi her gece geç gelerek bizi alıştırdı aslında. Geç geleceğini haber verip gerçekten de geç gelerek. Annelik hali, bilenler bilir; yaşı kaç olursa olsun, evlatlarını merak eder anneler. Onların yolunu gözler, gelinceye kadar bekler, geldikten sonra rahat bir nefes alır da gönül rahatlığıyla yatağının yolunu tutar ya anne. Ben de böyle yaptım başlarda. Oğlu Ömer’i bekleyen anne gibi bekledim. Sonraları baktım olacak gibi değil, merak içinde bekleme nöbetini babasına devrettim. Ben uyumam gereken saatte yatarım. Uykusuzluk sebebim bu da değil anlayacağınız.
Maddî olarak dara düştüm mü? Hani almak istediği bir yığın eksiği vardır da bir türlü bütçeyi denkleştiremez insan. Boşa koyar dolmaz; doluya koysa almaz, o hesap. Yo, her zamankinden kötü durumda değilim. Tutturduğumuz bir ölçümüz var, tutmaya devam ediyor. Alacaklarımızı alabildik, çok yok yoksul olmadık Allah’a şükür. Zaten mantalite olarak idare eden gruptanız biz. Rızkına razı, berekete inanan, bulduğuyla yetinen… İhtiyacımıza yettirdik gelirimizi hamdolsun.
Öyleyse ne?
Rabbimle aram mı bozuldu?
Aman, Allah korusun! Hiç öyle bir şey olabilir mi? Olamaz! Ben kendimi bildim bileli Rabb’imi çok sevdim ve ondan razı oldum hep. Bana verdiklerine şükrettim. Vermediklerine şükretmek aklıma gelmedi pek, cahillik işte! Kim bilir neler vardır vermedi diye feveran ettiğim fakat sonu hayrıma olan. İnsanoğluyuz ya, olanın hayrını fark etmek bize daha kolay geliyor. Oysa olmayanda da ne hayırlar var. Gene de her an şükrümü ifa ettim. Sanırım. Vazifelerimi yerine getirmeye gayret ettim. Zekâtımı mesela, an be an verdim. İnsanlara güler yüzlü davrandım, beni ağlatanlara bile… Gördüğüm manzara, kokladığım çiçek, şırıl şırıl akan su, rüzgârda nazlı nazlı savrulan dalların sesi, gün ışığı, güneşin ısısı, yıldızın parıltısı, yakamozun ihtişamı… Hepsi için binlerce şükürler olsun! Daima ve ebeden… Aramız iyi, iyi…
Beden yorulmazsa, uykuya dalmak zorlaşır. Gençlik koşturmakla geçer. Çocuklar küçük, gönüller ve bedenler genç iken, dost halkası da genişse, hele bir de çalışan biriyse insan, sabahtan gece yarısına kadar sıraya koyduğu işlerini yapar. Yorulmak bilmez, dur durak bilmez. Yastığa başını koyar koymaz uyur haliyle. Çok yorulmuştur bugün, yarın da yorulacaktır. Derin uykuların koynunda uyurken sabahın ne zaman olduğunu anlayamadan uyanır. Yaş geçip de meşgaleler azaldıysa, emeklilik hak edildiyse, çocuklar yuvadan uçtuysa, evde bir Köroğlu bir Ayvaz yaşıyorsa… Fazla yorulmaz insan. Gece de fazla uyuyamaz. Acaba bundan mı uyuyamıyorum? Belki… Biz iki baş kalmadık daha, oğullarımız var fakat küçüklüklerindeki gibi peşlerinden koşmuyoruz doğal olarak. Kızımız ve torunlarımız da var. Hele torunlar, dünyanın en tatlı yemişleri onlar. Bir araya gelmek mutluluk vesilesi bizim için.
Kur’an en büyük arkadaş, derdi anneciğim. Her gün mutlaka okurdu. Pazartesi ve Perşembe geceleri okuduğu sureleri, tanıdığı ve ahirete göç etmiş cümle akraba, komşu, dost, arkadaş, mümin ve müminat… Hepsine isim isim hediye ederdi. Kur’an okuduğu süre kadar süreyi, okuduğunu isme özel bağışlamak üzere tüketirdi. Çok da huzurluydu. Babama da bu alışkanlığını bulaştırdı uğraşa uğraşa. Bilhassa son yıllarında babam da arkadaş edindi mübarek Kitab’ımızı. Okumaktan büyük haz alarak ve her geçen gün sayısı biraz daha azalan ahbapları ve arkadaşlarının ardından, biraz özlem biraz yalnızlık duygusuyla okudu daima. Ruhlarına hediyeler gönderdi. Beklerler benden, der; önce sureleri okuyup hediye eder, sonra yemeğe otururdu. İyi insanlardı, iyi örnek oldular bize.
Ben de onlar gibi yapıyorum, her gün okuyorum o muhteşem Kitab’ı. Rabbime sığınıyorum. O’nun merhametine. Koruyup kollamasına. Bazı durumlarda işin içinden çıkamayıp halimi O’na arz ederek derdimi yine O’na havale ediyorum gönül rahatlığıyla. Bize büyük ve çözümsüz problem olarak görünen meseleleri O’nun çarçabuk çözeceğine olan sarsılmaz güvenle.  
Ben hep O’na sığınıyorum. İnanıyorum ki bu sığınma neticesinde huzura kavuşacağım ve sırtım yere geldiğinde, uyumak üzere gözümü kapatır kapatmaz derin uykulara dalacağım. Uyuyacağım.
Nurhayat Örencik

Nurhayat Örencik

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir