TANZİMAT AYDINLARI VE FATMA ALİYE

İmparatorluğun Tanzimat öncesi başlayan modernleşme macerası başlangıçta yenilgiler ve kayıplar yüzünden askeri nitelikli olmuştur. III. Selim ve II. Mahmut devirlerinde yaşanan yoğun ve kısmen başarılı askeri yenilikleri, bürokratik yenilikler takip etmiş; yabancı dil bilen, Batı’yı gözlemleyen, “Tanzimat tipi” bir bürokrat sınıfı ortaya çıkmıştır. Teoride de olsa “birey” statüsüne kavuşan aydın kesim ile birlikte otoritenin sorgulanabilir, değiştirilebilir olduğu düşüncesi yayılmıştır. Ancak imparatorluğu içinde bulunduğu olumsuz durumlardan kurtarma gayesiyle başlayan süreç, mobilya kullanımı, sofra adabı, giyim kuşam gibi konularda Batı taklitçiliğine evrilmiş; bu durum yönetici seçkin sınıf, zengin zümre ve halk arasında ikiliğe sebep olarak toplumsal kırılmalara neden olmuştur. Aslında dönem başlarında aydın prototipi, belirli bir düşünce ekolünün sistemli aktarımını yapmaktan çok tesadüfi okumalarla faydalı bilgi aktarımı yapabildiğinden ve bu kesim henüz pek fazla ne yapacağının/nasıl yapacağının idrakinde olmadığından bu durum mazur görülebilir. Nitekim ilerleyen dönemlerde daha gerçekçi ve eleştirel bakış açıları ile olaylara yaklaşan Tanzimat aydınları, olayın bir kültür taklitçiliği halini aldığını dile getirmişlerdir. Sadece bürokratik ya da politik alanları değil; edebiyatı da etkileyen özellikle roman türünü “idealist dünya görüşlerini” sunmak ve aktarmak için araç olarak kullanan Tanzimat aydınları, 1876 anayasası ile umdukları ortamı bulamayınca; kendi içlerine çekilmiş artık bireyci eserler ortaya koymaya başlamışlardır. Tüm eksik ya da hatalı bakış açılarına, görüşlerine rağmen ters giden bir şeyler olduğunun bilincinde olan ve çözümler üretmeye çalışan dönem aydınlarının en önemli gündem maddelerinden biri de kadınların sistemli ve kapsamlı bir eğitim almaları olmuştur.

Dönemin yepyeni ve alışılmadık entelijansiya dünyasında bir kadın olarak varlık gösteren Fatma Aliye’de bu konuya eğilip; konu hakkında fikri eserler üretmiştir.

Tarihçi, hukukçu ve devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa’nın ikinci çocuğu olarak, 19 Ekim 1862’de İstanbul’da dünyaya gelen Fatma Aliye, abisinin özel derslerine gösterdiği ilgi fark edilince; küçük yaşlardan itibaren sıkı bir eğitime tabii tutulmuştur. Babasıyla pek çok alanda okumalar/tartışmalar yapabildiği entelektüel bir yaşam alanı olan Fatma Aliye, çeviri türündeki ilk eserinin altına “bir kadın” rumuzuyla imza atmıştır. Avrupa’nın ya da Batı’nın şeklî özelliklerini kapsayan eğitim anlayışına da; Batı’yı gören, yabancı dil bilen, iyi eğitim almış erkeklerin tahsilsiz eş istemeyecekleri saikiyle kadınlara lütfedilen göstermelik bir eğitime de karşı olan Aliye’nin istediği: kadınları sosyal ve toplumsal hayata hem hazırlayan hem de dâhil eden bir eğitim olmuştur. Dönemin erkek aydınları, kadın eğitimine, kadının sadece iyi bir eş ve anne rollerini yükseltecek bir araç gözüyle bakarken; Fatma Aliye, kız kardeşi Emine Semiye, Halide Edip gibi aydınlar, bu anlayışın karşısında durmuşlardır. Fatma Aliye’ye göre verilecek eğitim, şeklî değil; fikrî gelişmeyi sağlamalıydı. Aliye’ye göre eğitim sadece piyano çalmayı öğrenmek, Fransızca konuşmayı öğrenmek ya da Avrupalı kadınların yalnızca giyimlerini taklit etmekten ibaret olmamalıydı. Kendisini en az babası kadar etkileyen bir başka figür olan Ahmet Mithat Efendi’nin etkisiyle roman yazmaya başlayan Fatma Aliye, kadınları romanları aracılığıyla da bilinçlendirmeye çalışırken; herkesin alabileceklerinin kapasite ve meşreb ölçüsünde olduğunun da bilincinde bir realizme sahipti. Daha çok iyi tahsil görmüş, çalışıp; para kazanabilecek donanımda olan kadınları konu eden Aliye, eserlerinde eşlerin birbirlerini tanıyarak evlenmesi ya da çok eşlilik gibi konulara da yer vermiştir. İslam hukukunun yanlış bilinmesi yüzünden kadınların sahip olmaları gereken hakların çoğuna sahip olamadıklarını savunan Aliye’nin gazetelerde felsefî içerikli makaleleri de yayımlanmıştır. Çeşitli derneklerde, Türk Ocağı toplantılarında, Darülfünun konferanslarında konuşmalar yaparak dikkatleri üzerine çeken Fatma Aliye tüm İslamî bilgi birikimi ve bakış açısıyla birlikte yabancı dil eğitimine de son derece önem vermiştir ve hatta İslam’a hakaret ettiğini düşündüğü yabancı dildeki içeriklere eleştiri/cevap mektupları yazacak kadar kendini yabancı dil hususunda geliştirmiştir. 13 Temmuz 1936’da, İstanbul’da vefat eden Fatma Aliye için tüm bu bilgiler ışığında; bilimsel düzeyde Batı örnek alınıp; yaşam tarzı ve değerler konusunda İslam çerçevesinde kalınarak sorunların büyük ölçüde çözüleceği tezini savunmuştur, diyebiliriz. Buradan hareketle Aliye’nin Meriç’in aydın tanımındaki gibi toplumsal sorunlara çare ve çözüm aradığını da söyleyebiliriz.

Kübra Yıldırım Erşan

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir